neden mi yazıyorum? ne zaman geleceğini bilmediğim sonsuz boşluk kapımı çalmadan önce anlatmadığım bir şey kalmasın, düşüncelerim de benimle birlikte yok olmasın diye yazıyorum bazen. bazen de yapabileceğim ve yapabildiğim başka bir şey olmadığından. kemiklerimden dışarı ve gırtlağımdan yukarı doğru sıkışıp geldiği için, karşı koyamadığım için yazıyorum. parmaklarımı zaptedemediğim için. yazmak zorunda hissediyorum bazı zamanlarda, öyle olmadığımı bilsem de. kim olduğumu ve ne istediğimi anlatmak için yazıyormuşum gibi gelse de çoğu zaman, genelde bulmak için yazıyorum kim olduğumu ve ne istediğimi. nasıl bir dünyada yaşadığımızı yazıyorum bazen, ama aslında nasıl bir dünyada yaşamamızı istediğimi anlatmak için. küçük bir umut gördüğümde yazıyorum bazen, ama çoğunlukla hiç umudum kalmadığından. herhangi bir şeye dair, hepimize ya da sadece birimize. başkalarının okumasını istediğim için yazmadığımı biliyorum bir tek, çünkü gerçekten umurumda değil.
kelimeler parmaklarımdan döküldükten sonra önemi var mı ki neden, yahut neler yazdığımın? geliyorlar sadece. dağlar, tepeler ve sonsuz gibi görünen düzlüklerden yavaşça süzülüp geliyorlar. sürüklüyorlar içimin tortularını bazen sabırla, bazen de önlerine katıp ne var ne yoksa. karanlık mağaralardan esrarlı esrarlı akarak, fırtınalı günlerde ağaç dallarını sürükleyip çağlayarak, güneşli gökyüzünün altında üzerine ağaçların ve çiçeklerin renklerini giyinerek usul usul akıyorlar buraya. geldiklerinde şelalenin bir adım önüne, vahşice kaynayarak birbirlerine karışıyorlar. kayalara çarparak vahşi atlar gibi şahlanıyorlar, havaya yükselip göğüs göğüse çarpışarak hesaplaşıyorlar birbirleriyle. vahşi atların yeleleri gibi savruluyorlar rüzgarda. toynaklarının altında taşlar, kayalar çaresiz. mevsim toz duman. işte orada hiç bir şey berrak ve göründüğü gibi değil. çünkü orada renkler alacalı sesler boğuk.
ama oradan sonra düşüş başlıyor, hepsi geldikleri yerleri ve geçtikleri yolları unutup dökülmeye başlıyor şelaleden aşağı. hızlarının farkına varamadan zarifçe süzülüyorlar. kol kola girip dans edip şarkılar söylüyorlar. düşerlerken zaman duracakmışcasına yavaşlıyor, her şey ağır çekimde oluyor sanki. tadını çıkarıyorlar tüm yolculuklarının ve geçtikleri her yere veda ederek iniyorlar nihayetlerine doğru. çarpmaya başladıklarında şelalenin tabanına, zafer nidaları yükseliyor dört bir yanlarına. gürültüden birbirlerini duyamadan, haykırışları tek vücut oluyor bir cümlenin melodisinde. artık özgürler, körü körüne özgürler. geldikleri yerleri, geçtikleri yolları hatırlamazlar artık. ama kokularını taşırlar üzerlerinde farkında olmadan. onları gördüğünde fark edersin belki ama emin olamazsın. zihninin içinde şöyle bir esip geçer üstlerinden yalayıp geçmiş rüzgar. rahiyasını gözlerinin arasında hissedersin ama anlayamazsın. sen de bilirsin aslında o yolları, dağları ve düzlükleri, rengini ovaların ve gölgeyi, aynı sıcaklık ısıtmıştır senin ağaçlarını ve aynı rüzgarda titremişsindir, aynı gök gürültüsünden korkmuş ve aynı baharda koşmuşsundur yağmur çiselerken. bu yüzden apaçık hissedersin içinde bir yerlerde, ama zaman o kadar hoyrat ki sen anlamlandıramadan geçer, hatırlayamazsın.
işte böyle oluyor yazarken. biliyorum tam olarak anımsayamadığımı, ama hissettiklerim bunlar. sanki bir mucize olur gibi hissedişim de bundan. yazarken, şelale olanca gücüyle çağlarken hiç bitmesin isteyişim bundan. hatırlamaya çalıştıkça geçtikleri yolları, gerçek olanlara ikna edişlerinden. her ne kadar bilsem de hepsinin ilüzyondan ibaret olduğunu. tam olarak anlayamadığımızdan neler olduğunu (ya da gerçekten olup biten bir şey olup olmadığını bilmediğimizden) gerçeklik adında inşa ettiğimiz sahnenin bir çivisini daha çaktıklarından. hepimize ait ayrı bir sahne olmasına rağmen ortak bir halüsinasyonda aynı oyuna dahil oluşumuz mucizesinden.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder