24 Aralık 2011 Cumartesi

i play dead

yatağa yatmış tavanı seyredip, öleceği günü beklerken ne düşünür insan? neler yaşadığını, neleri görüp geçirdiğini ve arkasında bıraktığını mı? nerelere gittiğini, kimlerle tanıştığını ve neleri tatma şansı olduğunu mu? kaç kişiyi sevdiğini ve kaç kişiyle güldüğünü ya da ağladığını mı? kendinden sonra kalanlara ne bıraktığını ya da ne kadar hatırlanacağını mı? yoksa tüm bunların yerine neler kaçırdığını, koşuşturmacanın içinde nelerden feragat ettiğini mi? ben neleri göremeden gideceğimi, benden sonra neler olacağını ve tüm bunlardan habersiz kalacağım için ne kadar şanssız olduğumu düşündüm hep. tanımaya fırsatım olmayacak insanları, izleyemeyeceğim filmleri, okuyamayacağım kitapları ve dinleyemeyeceğim şarkıları düşündüm. sevemeyeceğim ve sevişemeyeceğim kadınları, yiyemeyeceğim yemekleri ve yapamayacağım sohbetleri de. bizden sonraki nesiller nasıl yaşayacak acaba diye düşündüm hep, insanoğlu yenebilecek mi zaaflarını...

bu gece de aynen böyle yatağımda yatıp bunları düşünürken geldin aklıma. odam yeterince karanlıktı zaten, sadece perdenin aralığından biraz ay ve yıldız tozu dökülüyordu üzerime. tüm eşyalar silüetlerden ibaretti sanki, ve gölgeleriyle bütünleşmişlerdi. şehir yeterince sessizdi zaten, sadece hafif bir rüzgar ve ağaç dallarının hışırtıları duyulabiliyordu. birden çıkıp geliverdin odama, kapının aralığında duruyordun. tüm güzelliğinle bana bakıyordun. gözlerim yarı kapalı sana bakakaldım, o kadar tanıdık duruyordun ki. o kadar güzeldi ki onca zaman sonra seni görmek, yerimden kalkıp yanına gelmek çok gereksizdi. sen gelmeden önce maviye dönmüştü tüm renkler odamda, biraz renk geldi gözüme. ne de olsa hayal gücümüzün eserleriydik ikimiz de. bir aynanın iki tarafında oluşmuş görüntülerdik, hangimiz gerçek hangimiz yansıma, hangimiz ne zaman gerçek ne zaman yanılsama asla bilemeyecektik. bizi birbirimize bu kadar benzeten ayna neydi peki? sen daha gerçekçiydin bana göre. benim kurallarım ve sınırlarım yoktu. tahmin edilebilir hareketlerim ve düşüncelerim yoktu. hiçkimse değildim ve herkes olabilirdim. su gibiydim, hemen alabilirdim kabımın şeklini. ve su kadar yaralanamazdım,  yalnızca ortadan kaldırılabilirdim. buhar olurdum ama yok olmazdım, bir yerlere yağardım her seferinde kendimi toplayıp. belki bir ömür karşımda durdun ben bunları düşünürken. ama o kadar kısa geldi ki o ömür, gelmenle gitmen bir oldu neredeyse.

sen gittikten sonra her zaman düşündüğüm şeyleri düşünemedim bu gece. mutluydum farklı olarak, zamanın bir noktasında yollarımızın kesişmiş olmasına. benden sonrasını düşünmek istemedim hiç, çünkü benden sonra "biz"de yoktu. "biz"im olduğumuz zamanları düşündüm sadece. tekrar yaşıyormuş kadar yakın ve sıcak hissettim bazen. geçmişi düşündüm, yaptıklarımız ve yapamadıklarımızı. yapamadıklarımız bile ispatlıyordu bizi. yapamadıklarımız bile gerçek olmak için çok güzeldi, belki de bu yüzden gerçek olamadılar. bu gece de yatağa yatmış tavanı seyredip, öleceğim günü beklerken bir şeyler düşündüm işte...

"If living is seeing
I'm holding my breath
In wonder, I wonder
What happens next? 
A new world
A new day to see..." Bjork - New World

19 Aralık 2011 Pazartesi

just hank

Bukowski'den bir alıntı yaparak başlamak istedim bugün;

"Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok. Umurumda bile değil. Hayatta iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir. Ölümün canı cehenneme. Her şey bugün, bugün bugün. Evet."
Sonra vazgeçtim bugün yazacaklarımdan ve yapacaklarımdan.
Belki yarın yazarım, kim bilir...

14 Aralık 2011 Çarşamba

hey you


bugün beni yapmam gerekenlerden alıkoyan bir şey oldu. dün de beni yapmam gerekenlerden alıkoyan bir şey olmuştu. yarın sizi de yapmanız gerekenlerden alıkoyan bir şeyler olacak... 

zaman her şeyin üzerine bulut çekmeye başladı. bakınca zamanın içinde her şey görünmez oldu, unutuldu, silikleşti. ama elini uzatıp da tutarsan bulutun içindeki gerçekleri, hala elini yakacak kadar sıcak olduğunu görürsün. bizim unutmamız tüm gerçekliğini inkar edemez olmuş olanların. hangi kelimeleri dans ettirerek kurduğumuz cümlelerle söylersek söyleyelim sebeplerimizi, hiçbiri gerçekte olmuş olanı değiştiremez.

ama şimdi birbirimize söyleyebildiğimiz cümleler bunlarla ilgili değil. normal insanların normal zamanlarda kurduğu normal cümleler sadece. söylemek istediklerimiz gerçekten bunlar mı peki? normal insanların normal zamanlarda söylediği normal cümleler? ben öyle olduğunu hiç zannetmiyorum. biz konuşurken ağzımızdan çıkanlarla kulaklarımızın duyduğunun aynı olduğunu zannetmiyorum. ağzımızdan çıkanları duymuyorum çünkü ben. ağzımızdan çıkanları görüyorum sadece dudaklarda, kulaklarımızın duydukları çok farklı bunlardan. onca zamanda olup biteni anlatıyordu duyduklarım. başlangıçları ve bitişleri. tüm hikayelerimizin. hissettiğimiz ve vazgeçebildiğimiz duygularımızı. başlamak bitirmenin yarısıymış, dolayısıyla bitti. oysa her şeyimiz vardı bir ilişki için gerekli olan. aşk, tutku, kıskançlık, yalan, ihanet, itiraf, bencillik, öfke, kibir, kavga, gürültü... bir günden bir güne eksik etmedik çekişmelerimizi ve palavralarımızı. bizden başkaları bilmedi hiçbirini. kişisel bir ilişkiydi bizimki, toplumsaldı da. kitlelere yayılabilirdi, ama zamanımız yetmedi.

şimdi ise birbirimize ne ifade ediyoruz peki? sadece boşlukta kapladığımız yer kadarız. aritmetik bir fonksiyonla tanımlayabiliriz birbirimizi, fiziksel bir formülle ispatlayabilir ve kimyasal bir formülle çözebiliriz solüsyonda... öyle mi?

o gün... o gün o kadar yakın ki, sanki aradan iki koca yıl ve bir kaç gün ve bir kaç beden geçmemiş gibi... hissetiğim şeyler hala duruyor parmak uçlarımda... ne demiştin sen; "parmak izlerimiz dokunduğumuz hayatlardan asla kaybolmaz." kaybolmadı da zaten. sende bıraktığım izler hala parmak uçlarımda duruyor benim de. o izleri ömür boyu taşıyacağız bu yüzden. karşındakinin parmak izlerini bilemezsin asla, tek bildiğin seninkilerden farklı olduklarıdır. o gün ayrılık parmağıyla dokunduğunda bana diğer tüm izleri gölgeledi bıraktığın iz. anladım ki insanın en büyük iki parmağı ayrılık ve ölümmüş; tüm yapabileceklerimizden bizi alıkoyan.

melodies to feel


MASSIVE ATTACK

nereye ait olduğumu bilemezken
birkaç melodiye muhtacım
dizeler akıp giderken
hiçbir şeyi tutamıyorum
hayat kum taneleri gibi
parmaklarımın arasından
süzülüp akıyor
zaman...

bir piyanonun tuşları gibiyim
her tuşta bir nota
her notada farklı his
değişemiyorum
değişiyorum
korkuyorum
değişmekten
değişememekten
korkuyorum

özgürleşiyor muyum
zincirleniyor muyum
bir kitap gibi okuyorum
yetmiyor, daha fazla
bilmek istiyorum
herkes hızlı hareket
ediyor, hiçbir yere
hiçbir şey yapamıyorum
zaman zaman
narsistliğimle
baş başa
bu gece için olsun
beni koru
zarardan, acıdan
zihnimdeki ve bedenimdeki
ağrıdan...
benim olanı bana ver
ya da almama yardım et...

BJORK

mutluluğu hayal bile edemiyorum
zaman bana ölesiye bir aşkla
vuruyor...
basitliği öyle bir coşkuyla istiyorum ki,
kaos ayaklarımın altında.
mesafe büyüyor
beni iyileştirmek için
dönmeni bekliyorum
göğsümden beynime
patlamalar
ulu bir ağacın
bir anda büyümesi gibi...
birkaç dakikalık yolculuklar
en uzaklara
yalnız...

MASSIVE ATTACK

tezat
uyumun özüdür
gözlerin hep karanlık tarafta
olmak zorunda..
bunu seviyorum
seni, tezatı, geldiğin ve
beni götürdüğün yeri
içimden gelenleri...
elektronik ve sentetik
hisleri...
gerçekler...
biliyorum...
hissediyorum...
öyleyse...

RADIOHEAD

her iki taraftayım
hem siyahım hem beyazım...
daha gerçek ne olabilir
bu gerçekten oluyor
gerçekten.
beni almaya geliyorlar
 ne gitmek istiyorum
ne de kalmak...
çünkü iki taraftayım
hem kötüyüm hem iyi
hem suçluyum hem masum
hem katilim hem kurban
hem oradayım hem burada
beni almaya geliyorlar...

CLINT MANSELL

yok oluşa aşık olmak
damarlarında taşımak
nereden bilebilirdim ki??



ROB D

zaman o denli hızlı ki
yüzleri seçemiyorum
karanlıkta...
özür diliyorum
beni bağışlayın...
zaman acımasız..
bir anda her şey bitecek
bir tek melodi kalacak
kulaklarımda...
belki başka bir yerde
ve zamanda
tekrar başlamak üzere...

her şey bir dairenin
içinde dönüyor...
dışarı çıkış yok...
dışarısı da yok...

THE DUST BROTHERS

rahatsızım,
içimdekinden.
içimdekini tanımıyorum
kimim?
bilmiyorum...
ama her şey devam ediyor...
sadece akıyor akıyor...
durmak istiyorum...
lütfen...
durmak ve görmek
kendimi
geçmişi
tozlu taş plaklardan
duymak istiyorum
kendi sesimi...

-marla-
biliyorum
uzun ince bir tüneldeyim
sesler var...
şehrin sesleri
ve hisler
histeriler
soluk siluetler...




EVERYTHING BUT THE GIRL

kapı açıldı, seni bekledim
gelmeni...
orada olduğundan beri bekliyorum...
yürüyorsun
bense koşuyorum
itiraf etmeliyim
sıkıldım bu oyundan
beklemekten...
gelmiyorsun...
kapı tekrar açılıyor
acıyla...
orada bekliyorum
her seferinde gelmiyorsun...
bekliyorum...
sadece "özledim" diyebilmek için...

27.11.2001



Günlerdir hiçbir şey yapmıyordum. Hiç bir şey yapmadan, veya yapamadan sadece ne kadar çok şey yapmadığıma bakıyordum. Aslında yıllardır hiç bir şey yapmadığımın farkına vardım. Oysa yapılacak ne çok şey vardı, artık bir şey yapmalıydım. Ama ne olmalıydı amacım? Bir kez daha boşluğun karşı konulmaz çekimine karşı hareket etmeye çalışıyordum fakat ne yapacağıma bir türlü karar veremiyordum. Belki de hiçbir şeyi yapmaya değer bulmuyordum, hayatımı harcayacak kadar değerli gelmiyorlardı. Ama diğer yandan da boş geçmesine razı oluyordum koca bir ömrün. Bu kadar basit olmamalıydı benim hayatım, bir şekilde anlam kazandırmalıydım çünkü tek bir ömrüm vardı. Evet sorun da buydu işte, başka bir şans yoktu ve yaptığım şey ömrüm kadar tek, geri dönüşü olmayan ve anlamlı olmalıydı. Belki de korktuğum geri dönüşü olmamasıydı yapılacak işlerin.
Belki de yapacağım en güzel şey; en son çeliğin soğukluğunu ve kanın sıcaklığını hissederek asla geri dönemeyeceğim bir karanlığa akmaktı. İşte tam istediğim şey buydu, geri dönüşü yoktu, her ömür için tekti ve belki de hayattaki en anlamlı şeydi. Kararımı vermiştim. Çelikti, soğuktu ve kafamdaydı. Elim sıkıca kavramıştı onu, soğuktan donmuş gibi sıkı ve hareketsiz. Tek bir parmağım hareket edecekti. Emin olmanın kararlı disipliniyle çektim tetiği. Baruttu, patlamıştı, kokuyordu... Sağır edici bir ses, ağır bir barut kokusu ve boş bir kovan. Ama bir şeyler yanlıştı, her şey aynıydı. Oysa ne çok şey değişmeliydi. Ne bir damla kan vardı, ne de acı. Bir şeyler ters gitmişti ama ne? Soğuk çelikten fırlayan güç yok etmeliydi beni, sonsuz boşlukta olmalıydım. Bir şey engel olmuştu buna. Elimde tuttuğum gücün beni yok etmesine bir şey engel olmuştu, irademden güçlü olan şey neydi?
Önüme eğildim ve yere saçılmış hatıralarımı gördüm. Onlar korumuştu beni, onlar elimde tuttuğum irademden daha güçlüydüler. Yok etmek istediğim hayatımı korumuşlardı. Peki neden hayatımı benden daha çok önemsiyorlardı? Hayatımı korumaları için bir sebep olmalıydı. Yoksa düşündüğüm şey... evet bunu niye daha önce anlayamadım ki! Hayatımı önemsiyorlardı çünkü hayatım onlardan ibaretti, onlar ben yaşadıkça artan ve hayatımı dolduran şeylerdi. Hayatım olmasa onlar nerede yaşayabilirlerdi ki. Bunun için korumuşlardı beni. Ve ben de soruma bir yanıt bulmuştum, hayatın kendisi bir hatıraydı zaten. Peki ama ne zaman hatırlamak için...???
27-11-2001

dead man's lyrics


Bir kettleda su kaynatır gibi biriktiğini hissediyordum cümlelerin. Önceleri sessiz ve sakince ısındılar. Yeterince ısındıktan sonra dışarıdan da fark edilir olmaya başladı her şey. Kıpırtılar ve buhar. Küçük baloncuklar çıkmaya başlamıştı bile. Artık her şey çok daha hızlı gelişiyordu. Çok kısa bir süre sonra su fokur fokur kaynıyordu. Birkaç saniye daha ve… 100 derece. Bugün.
Suyun içindeki cümleler artık serbest. Sudan uzaklaşan buhar gibi yükseliyorlar. Dağılarak. Havaya ve sigara dumanına karışarak. Uzun zamandır bu kadar özgür hissetmemiştim kendimi. Sanırım Hank haklıydı, ben de sadece yazarken iyi ve özgür hissedebiliyorum. Hatta yazdıklarımı düşünürken sadece. Cümleler gözlerimin önünden geçerken, kendi sesimden duyarken onları beynimin bir yerlerinde. Başımın bir karış üstünden ve beynimin kilometrelerce içinden geçerken kelimeler. Onları yazıya dökmek engelliyor beni, çok şey gidiyor tuttuklarımı insan diline çevirip kaydederken. Bu sanki kahrolası bürokrasi. Ama yine de her şeye rağmen çok farklı yazmak. Hele de yazmaktayken. Bundan sonra daha fazla alıkoyamam kendimi bundan, daha fazla cümleyi bırakamam geride. Kim bilir neler yazmadım uzun zamandır, neleri zapt etmedim gözlerimin arkasından kayıp giderken. Son noktayı koymanın hazzını, -ki o nokta asla son nokta değildir- tatmadım ne zamandır.
Şu anda tek istediğim şey her şeyi bir kenara bırakıp yazmak. Oturup saatlerce yazmak, ne yaptığımı, kim olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi unutup yazmak. Yazarken hiç kimse gibi hissetmiyorum. Dünyadan ve yerçekiminden bağımsız boşlukta asılı olduğumu hissediyorum. Sadece yazmak istiyorum. Ne yazdığımın hiçbir önemi yok henüz, belki hikaye belki şiir belki de bir film yazarım ne fark eder? Şu an için sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. İçimde sıkışan ve patlamaya hazır her şeyi döküyorum kağıda.
Hayatımın boktan bir dönemindeyim şu anda, daha az boktan olduğu zamanlar da olmuştu ama çok da mutlu olduğumu hatırlamıyorum. An içinde mutlu hissettiğim zamanlarda bile derinlerde kaynayan cehennemi hissederim hep. Çamur ve alevden başka bir şey yok orada. Sadece kaybedeceğim şeyler ve bırakmak istemediğim dallar. Havada asılı duran dallar hem de. Elimde kalacaklarını bilsem de bırakamadığım dallar. En azından şu anda pek fazla yok bunlardan, çoğu elimde kaldı çoktan. Sadece bu serüvenin içindeki farklı dönemlerden biri. Daha önce de geçtim aynı yollardan. Tarih tekerrürden ibarettir ya, hayat da tekerrürden ibaret bence. Hayat beni tekrarladı defalarca. Hayat beni tekrarlıyor. Çok da yabancı değilim o yüzden bu duruma. Ama isyan da etmiyorum, ben değişmediğime göre önümde neler olduğunu da az çok kestirebiliyorum buradan. Evet çok şanssız sayılmam, yeteneklerim olduğu da söylenebilir. Ama benim için ne ifade ediyor bunlar şu anda? Sadece tutunacak biraz daha hayal ve umut. Çok şey kaybettim artık, umutlarım da dahil. Ama her şeyimi kaybetmedim henüz. En azından iyi kötü yazabilecek bir şeyler bulabiliyorum.
Bu garip hayat döngüsünde ne kadar kaybedersen o kadar özgürleşirsin. Kaybettikçe hem kaybedebileceğin şeyler azalır hem de kazanabileceğin yeni şeyler çıkar karşına. Kazandığın her şey de kaybedebileceğin yeni bir şey vaat eder sana, fazlasını değil. Sadece bir zincir daha ekler bileklerine. O yüzden Spartacus doğrudur “zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” derken. Hayat bize zincirlerden başka bir şey vaat etmez, yolun sonunda ölüm denen dipsiz çukur varken. Her şeyi kaybedeceğimiz o kara delik. Kendi kozmosumuzda zamanı bile yutan o sonsuz boşluk. Evet gerçekten çok şey kaybettim artık, geri dönüp baktığımda görüyorum hepsini. Ama en önemlisi çok zaman kaybettim.

Hayat bazen öylesine dramatikleşiyor ki, sanki her şey bir oyundan ibaretmiş, hiçbir şeyin gerçekten bir anlamı yokmuş gibi geliyor. Büyük anlamsız bir şaka. Birilerinin bizi bir yerlerden izleyip çok eğlendiğine eminim. Başka türlü açıklamak imkansız tüm bu olanları. Üzülmeye bile fırsatın olmaz bazen, hissiz ve tepkisiz kalırsın olanlara. Kalbin felç olmuştur, hislerin kör, kalbin sağır, aklın dilsiz kalıverirsin. Ne yapacağını bilemeden bomboş, bombok hissedersin. Hayat yavaş yavaş vurmaz darbelerini, fırsatını bulduğu anda sağanak gibi yağdırır hepsini birden. Ne olduğunu anlayamadan eksilirsin. Kaybedersin. Düşünmeye fırsat vermez. Ağır sıklet boks şampiyonunun karşısında ringde bulursun kendini ve nakavt olmaktan başka bir seçenek yoktur zaten. Acısız olsun istersin sadece. İlk yumruktan kaçabildiğin kadar kaçarsın ama o ilk yumruğu yedikten sonra önemi yoktur gerisinin. Sonunda hatırladığın tek şey tavandaki spot ışıklarıdır. Sesler ve ışıklar silikleşir bir anda, silüetler kalır. Ve onlar da yavaş yavaş yok olur gider. Yaralarını sarmak için ömrün çok kısadır artık. Bir ömürden kısa bir sürede o kadar çok yara alırsın ki eskisi gibi olmak kaç ömür alır bilemezsin. İşte şimdi, şu anda tam da böyle hissediyorum.
Sevdiğin ve vazgeçemediğin her şey vazgeçmektedir senden, sırayla… Geri dönmen ne zor, ne imkansız artık. Ta ki hiçbir şeyin kalmayana kadar seni mutlu eden. Ta uzaklardaki küçücük umutlar, uzaktan gördüğün zayıf ışıkları evlerin teker teker kaybolur. O küçücük umutların bile senin için neler ifade ettiğini gördükçe için parçalanır, daha da acırsın kendine. Bütün bunlar yeni bir başlangıç için, her şeyi bırakıp yeni bir yerlerde yeni bir başlangıç yapman için ne kadar hazırlar seni halbuki. Bilmesen hayatın seni tekerrür edeceğini. Aynı kazançlar ve kayıplar. Ama nereye gidersem gideyim sığamam dünyaya. Sadece koltuğun köşesine kıvrılıp, küçülüp küçülüp benliğimin en ufak zerresinde sıkışıp dünyanın tüm acılarından, hayal kırıklıklarından, umutsuzluktan, utançtan uzak bir yerde kaybolmak istiyorum.
Eğer tüm bunlar bir şaka ise yeter artık. Hey oradakiler, size sesleniyorum. Yeterince eğlendik artık. Bir yerden çıkıp da “bunların hepsi sadece bir şakaydı, evet biraz abarttık ama olsun, eğlenceliydi” diyecekseniz işte şu an tam zamanı. Söz veriyorum gücenmek yok. Yeter ki bitsin artık bu karnaval, maskeler düşsün artık. Asıl acı veren tüm bu olanların dibine kadar gerçek olması. Gerçek o kadar acı ki, yeterince yakıyor zaten içini. Başka hiçbir acıya yer bırakmadan hem de. Ölümün soğukluğu gibi, bilsen de en büyük gerçeğin o olduğunu yine de durmadan direniyorsun hiç ölmeyecek, bir gün sonsuza dek mutlu olacak gibi. Tırmalıyorsun, tırmanıyorsun bir yerlere, sanki hiç düşmeyecek hep orada kalacak gibi. Zaferinin bayrağını dikmek istiyorsun dünyanın tepesine. Tüm o zorlukları, fırtınaları, hayallerin heyelanlarını aştığını ispatlamak istiyorsun dünyaya. Herkes görsün istiyorsun ne kadar güçlü, ne kadar yukarıda olduğunu. Onları geçtiğini görsün, takdir etsin seni istiyorsun. Başkalarının, senin gibi sadece yıldız tozundan evrilmiş kozmik tesadüflerin gözündeki yerin mutlu edecek zannediyorsun seni; zaman, evren ve ölüm tependen bakıp sana kıs kıs gülerken. Tepesinde olduğun zirvenin, yaşadığın tatminin ve mutluluğun evrenin gözündeki yerinin gülünç derecede ufak ve önemsiz olduğunu içten içe bilsen de. Her düştüğünde gözünü zirveye dikip tekrar takrar, yaralarını bile saramadan, ilk nefesinle yukarıya doğru atılman da bu yüzden zaten. Küçücük, anlamsız ve zamanın büyüklüğü içinde fark edilmeyecek kadar kısa varoluşuna haddinden fazla önemsediğinden. En yukarı çıkabilirsen belki de tüm varoluşunu anlamlandırabileceğin umudundan. Peşinden koştuğun onca anlamsız şeyi bir düşünsene. Sahip olduğun bilinçle içinde bulunduğun devasa kainatın hangi zerresinde var olduğunu. Anlamlandırabileceğin her şeyin, en büyüğünün bile zamanın kırıntıları içerisinde evrenin çöplüğüne süpürülecek olacağı gerçeğini. Hayata, dünyaya, zamana ne verebileceğini düşünsene. Basit bir organik evrimleşmenin zamanın dehlizlerinde yok olacağını bilmediğinden dolayı kendini devam ettirme çabasından başka hiçbir şey. Zamanın içinde hiç kimse hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece kısa yolculuğumuzda görüp geçeceğiz. Ne görürsen gör hiçbir şey kalmayacak yanına. Bir süreliğine bir araya gelmiş ve dağılacak kum taneleriyiz sadece. En görkemli kumdan kaleye dönüşsen bile seni alacak dalga geldiğinde tekrar anlamsız kum tanelerine dönüşeceksin. O kum taneleri tekrar bir araya gelip başka bir yolculuğa çıkacak senden habersiz. Ama hepsi zamanı geldiğinde; zamanın ve mekanın anlamsızlaştığı bir anda yokluğun ve hiçliğin dinginliğine ve hafifliğine dönecek.
Aradığın anlam, mutluluk dediğin şey bunları anladığında yeşermeye başlayacak dimağında. Kendimizi gecenin bir yarısında pakette kalan son sigara gibi kıymetli hissetmeyi bıraktığımızda. Belki de hiç farkında olamadan sıran gelecek. Anlamsızlığının ve değersizliğinin farkında olmanın huzurunu yaşayamadan geçip gideceksin. Emin ol zaman seni hiç hatırlamayacak, seni hatırlayanlar da zamanın içinde dağılıp gidecek. Emin ol ki evrenin zerre kadar umurunda değilsin. Kozmosun senin için büyük planları yok, ve bunu zaten zamanın azaldıkça sen de anlayacaksın. Çünkü ne yaşarsan yaşa, tüm hatıraların sonsuza dek silinecek. “Sonsuzluk neyse, ne halta yararsa!” demiş ya Küçük İskender, işte bu yüzden seviyorum bu adamı. Büyük İskender’in bile yanına hiçbir şey kalmadığını düşündükçe “küçük” olanı bir o kadar daha bilge, daha farkında ve daha “büyük” geliyor bana. En azından peşinden koşabileceği hiçbir şeyin kalıcı ve anlamlı olmadığını biliyor. Yüzyıllarca yaşayan bir insanın ya da doğduktan günler, saatler sonra ölen bir bebeğin yaşadıkları farklı olsa da sonuçta sadece hayat değil mi? Sadece hayat. İşte bunu diyebilmek, bunu bilebilmek önemli olan. Sonra her şey o kadar kolay, o kadar basit ki.
Bu yüzden seviyorum yazmayı, bu yüzden bu kadar açım yazmaya. Her cümlede yeni bir farkındalık ve yeni bir hayat. İçimde birikenleri, sorunları, çözümleri, uğraştığım her şeyi çözme fırsatını sunduğu için bana. Sadece yazarken bu kadar farkında olabiliyorum yokluğun şarabını yudumladığımızın. Yaşadığım zaman yetmese de, yazarken zamandan ve mekandan, gerçeğin soğukluğundan uzaklaşıp bambaşka bir yere gidiyorum. Bambaşka zamanlarda ve mekanlarda tekrar tekrar yaşıyorum. Ama nereye kadar? Ve ne için? Şimdi sadece arkama yaslanıp akan zamanın, hızla geçen hayatımın ifade etmediği şeylerin şerefine bir sigara yakıp keyfini çıkarmak istiyorum.