Bir kettleda su kaynatır gibi
biriktiğini hissediyordum cümlelerin. Önceleri sessiz ve sakince ısındılar.
Yeterince ısındıktan sonra dışarıdan da fark edilir olmaya başladı her şey.
Kıpırtılar ve buhar. Küçük baloncuklar çıkmaya başlamıştı bile. Artık her şey
çok daha hızlı gelişiyordu. Çok kısa bir süre sonra su fokur fokur kaynıyordu.
Birkaç saniye daha ve… 100 derece. Bugün.
Suyun içindeki cümleler artık
serbest. Sudan uzaklaşan buhar gibi yükseliyorlar. Dağılarak. Havaya ve sigara
dumanına karışarak. Uzun zamandır bu kadar özgür hissetmemiştim kendimi.
Sanırım Hank haklıydı, ben de sadece yazarken iyi ve özgür hissedebiliyorum.
Hatta yazdıklarımı düşünürken sadece. Cümleler gözlerimin önünden geçerken,
kendi sesimden duyarken onları beynimin bir yerlerinde. Başımın bir karış
üstünden ve beynimin kilometrelerce içinden geçerken kelimeler. Onları yazıya
dökmek engelliyor beni, çok şey gidiyor tuttuklarımı insan diline çevirip
kaydederken. Bu sanki kahrolası bürokrasi. Ama yine de her şeye rağmen çok
farklı yazmak. Hele de yazmaktayken. Bundan sonra daha fazla alıkoyamam kendimi
bundan, daha fazla cümleyi bırakamam geride. Kim bilir neler yazmadım uzun
zamandır, neleri zapt etmedim gözlerimin arkasından kayıp giderken. Son noktayı
koymanın hazzını, -ki o nokta asla son nokta değildir- tatmadım ne zamandır.
Şu anda tek istediğim şey her
şeyi bir kenara bırakıp yazmak. Oturup saatlerce yazmak, ne yaptığımı, kim
olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi unutup yazmak. Yazarken hiç kimse gibi
hissetmiyorum. Dünyadan ve yerçekiminden bağımsız boşlukta asılı olduğumu
hissediyorum. Sadece yazmak istiyorum. Ne yazdığımın hiçbir önemi yok henüz,
belki hikaye belki şiir belki de bir film yazarım ne fark eder? Şu an için
sadece aklımdan geçenleri yazıyorum. İçimde sıkışan ve patlamaya hazır her şeyi
döküyorum kağıda.
Hayatımın boktan bir dönemindeyim
şu anda, daha az boktan olduğu zamanlar da olmuştu ama çok da mutlu olduğumu
hatırlamıyorum. An içinde mutlu hissettiğim zamanlarda bile derinlerde kaynayan
cehennemi hissederim hep. Çamur ve alevden başka bir şey yok orada. Sadece
kaybedeceğim şeyler ve bırakmak istemediğim dallar. Havada asılı duran dallar
hem de. Elimde kalacaklarını bilsem de bırakamadığım dallar. En azından şu anda
pek fazla yok bunlardan, çoğu elimde kaldı çoktan. Sadece bu serüvenin içindeki
farklı dönemlerden biri. Daha önce de geçtim aynı yollardan. Tarih tekerrürden
ibarettir ya, hayat da tekerrürden ibaret bence. Hayat beni tekrarladı
defalarca. Hayat beni tekrarlıyor. Çok da yabancı değilim o yüzden bu duruma.
Ama isyan da etmiyorum, ben değişmediğime göre önümde neler olduğunu da az çok
kestirebiliyorum buradan. Evet çok şanssız sayılmam, yeteneklerim olduğu da
söylenebilir. Ama benim için ne ifade ediyor bunlar şu anda? Sadece tutunacak
biraz daha hayal ve umut. Çok şey kaybettim artık, umutlarım da dahil. Ama her
şeyimi kaybetmedim henüz. En azından iyi kötü yazabilecek bir şeyler
bulabiliyorum.
Bu garip hayat döngüsünde ne
kadar kaybedersen o kadar özgürleşirsin. Kaybettikçe hem kaybedebileceğin
şeyler azalır hem de kazanabileceğin yeni şeyler çıkar karşına. Kazandığın her
şey de kaybedebileceğin yeni bir şey vaat eder sana, fazlasını değil. Sadece
bir zincir daha ekler bileklerine. O yüzden Spartacus doğrudur
“zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” derken. Hayat bize
zincirlerden başka bir şey vaat etmez, yolun sonunda ölüm denen dipsiz çukur
varken. Her şeyi kaybedeceğimiz o kara delik. Kendi kozmosumuzda zamanı bile
yutan o sonsuz boşluk. Evet gerçekten çok şey kaybettim artık, geri dönüp
baktığımda görüyorum hepsini. Ama en önemlisi çok zaman kaybettim.
Hayat bazen öylesine
dramatikleşiyor ki, sanki her şey bir oyundan ibaretmiş, hiçbir şeyin gerçekten
bir anlamı yokmuş gibi geliyor. Büyük anlamsız bir şaka. Birilerinin bizi bir
yerlerden izleyip çok eğlendiğine eminim. Başka türlü açıklamak imkansız tüm bu
olanları. Üzülmeye bile fırsatın olmaz bazen, hissiz ve tepkisiz kalırsın
olanlara. Kalbin felç olmuştur, hislerin kör, kalbin sağır, aklın dilsiz
kalıverirsin. Ne yapacağını bilemeden bomboş, bombok hissedersin. Hayat yavaş
yavaş vurmaz darbelerini, fırsatını bulduğu anda sağanak gibi yağdırır hepsini
birden. Ne olduğunu anlayamadan eksilirsin. Kaybedersin. Düşünmeye fırsat
vermez. Ağır sıklet boks şampiyonunun karşısında ringde bulursun kendini ve
nakavt olmaktan başka bir seçenek yoktur zaten. Acısız olsun istersin sadece.
İlk yumruktan kaçabildiğin kadar kaçarsın ama o ilk yumruğu yedikten sonra
önemi yoktur gerisinin. Sonunda hatırladığın tek şey tavandaki spot
ışıklarıdır. Sesler ve ışıklar silikleşir bir anda, silüetler kalır. Ve onlar
da yavaş yavaş yok olur gider. Yaralarını sarmak için ömrün çok kısadır artık.
Bir ömürden kısa bir sürede o kadar çok yara alırsın ki eskisi gibi olmak kaç
ömür alır bilemezsin. İşte şimdi, şu anda tam da böyle hissediyorum.
Sevdiğin ve vazgeçemediğin her
şey vazgeçmektedir senden, sırayla… Geri dönmen ne zor, ne imkansız artık. Ta
ki hiçbir şeyin kalmayana kadar seni mutlu eden. Ta uzaklardaki küçücük
umutlar, uzaktan gördüğün zayıf ışıkları evlerin teker teker kaybolur. O
küçücük umutların bile senin için neler ifade ettiğini gördükçe için
parçalanır, daha da acırsın kendine. Bütün bunlar yeni bir başlangıç için, her
şeyi bırakıp yeni bir yerlerde yeni bir başlangıç yapman için ne kadar hazırlar
seni halbuki. Bilmesen hayatın seni tekerrür edeceğini. Aynı kazançlar ve
kayıplar. Ama nereye gidersem gideyim sığamam dünyaya. Sadece koltuğun köşesine
kıvrılıp, küçülüp küçülüp benliğimin en ufak zerresinde sıkışıp dünyanın tüm
acılarından, hayal kırıklıklarından, umutsuzluktan, utançtan uzak bir yerde
kaybolmak istiyorum.
Eğer tüm bunlar bir şaka ise
yeter artık. Hey oradakiler, size sesleniyorum. Yeterince eğlendik artık. Bir
yerden çıkıp da “bunların hepsi sadece bir şakaydı, evet biraz abarttık ama
olsun, eğlenceliydi” diyecekseniz işte şu an tam zamanı. Söz veriyorum gücenmek
yok. Yeter ki bitsin artık bu karnaval, maskeler düşsün artık. Asıl acı veren
tüm bu olanların dibine kadar gerçek olması. Gerçek o kadar acı ki, yeterince
yakıyor zaten içini. Başka hiçbir acıya yer bırakmadan hem de. Ölümün soğukluğu
gibi, bilsen de en büyük gerçeğin o olduğunu yine de durmadan direniyorsun hiç
ölmeyecek, bir gün sonsuza dek mutlu olacak gibi. Tırmalıyorsun, tırmanıyorsun
bir yerlere, sanki hiç düşmeyecek hep orada kalacak gibi. Zaferinin bayrağını
dikmek istiyorsun dünyanın tepesine. Tüm o zorlukları, fırtınaları, hayallerin
heyelanlarını aştığını ispatlamak istiyorsun dünyaya. Herkes görsün istiyorsun
ne kadar güçlü, ne kadar yukarıda olduğunu. Onları geçtiğini görsün, takdir
etsin seni istiyorsun. Başkalarının, senin gibi sadece yıldız tozundan evrilmiş
kozmik tesadüflerin gözündeki yerin mutlu edecek zannediyorsun seni; zaman,
evren ve ölüm tependen bakıp sana kıs kıs gülerken. Tepesinde olduğun zirvenin,
yaşadığın tatminin ve mutluluğun evrenin gözündeki yerinin gülünç derecede ufak
ve önemsiz olduğunu içten içe bilsen de. Her düştüğünde gözünü zirveye dikip
tekrar takrar, yaralarını bile saramadan, ilk nefesinle yukarıya doğru atılman
da bu yüzden zaten. Küçücük, anlamsız ve zamanın büyüklüğü içinde fark
edilmeyecek kadar kısa varoluşuna haddinden fazla önemsediğinden. En yukarı çıkabilirsen
belki de tüm varoluşunu anlamlandırabileceğin umudundan. Peşinden koştuğun onca
anlamsız şeyi bir düşünsene. Sahip olduğun bilinçle içinde bulunduğun devasa
kainatın hangi zerresinde var olduğunu. Anlamlandırabileceğin her şeyin, en
büyüğünün bile zamanın kırıntıları içerisinde evrenin çöplüğüne süpürülecek
olacağı gerçeğini. Hayata, dünyaya, zamana ne verebileceğini düşünsene. Basit
bir organik evrimleşmenin zamanın dehlizlerinde yok olacağını bilmediğinden
dolayı kendini devam ettirme çabasından başka hiçbir şey. Zamanın içinde hiç
kimse hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece kısa yolculuğumuzda görüp geçeceğiz. Ne
görürsen gör hiçbir şey kalmayacak yanına. Bir süreliğine bir araya gelmiş ve
dağılacak kum taneleriyiz sadece. En görkemli kumdan kaleye dönüşsen bile seni
alacak dalga geldiğinde tekrar anlamsız kum tanelerine dönüşeceksin. O kum
taneleri tekrar bir araya gelip başka bir yolculuğa çıkacak senden habersiz.
Ama hepsi zamanı geldiğinde; zamanın ve mekanın anlamsızlaştığı bir anda
yokluğun ve hiçliğin dinginliğine ve hafifliğine dönecek.
Aradığın anlam, mutluluk dediğin
şey bunları anladığında yeşermeye başlayacak dimağında. Kendimizi gecenin bir
yarısında pakette kalan son sigara gibi kıymetli hissetmeyi bıraktığımızda.
Belki de hiç farkında olamadan sıran gelecek. Anlamsızlığının ve
değersizliğinin farkında olmanın huzurunu yaşayamadan geçip gideceksin. Emin ol
zaman seni hiç hatırlamayacak, seni hatırlayanlar da zamanın içinde dağılıp
gidecek. Emin ol ki evrenin zerre kadar umurunda değilsin. Kozmosun senin için
büyük planları yok, ve bunu zaten zamanın azaldıkça sen de anlayacaksın. Çünkü
ne yaşarsan yaşa, tüm hatıraların sonsuza dek silinecek. “Sonsuzluk neyse, ne
halta yararsa!” demiş ya Küçük İskender, işte bu yüzden seviyorum bu adamı. Büyük
İskender’in bile yanına hiçbir şey kalmadığını düşündükçe “küçük” olanı bir o
kadar daha bilge, daha farkında ve daha “büyük” geliyor bana. En azından
peşinden koşabileceği hiçbir şeyin kalıcı ve anlamlı olmadığını biliyor.
Yüzyıllarca yaşayan bir insanın ya da doğduktan günler, saatler sonra ölen bir
bebeğin yaşadıkları farklı olsa da sonuçta sadece hayat değil mi? Sadece hayat.
İşte bunu diyebilmek, bunu bilebilmek önemli olan. Sonra her şey o kadar kolay,
o kadar basit ki.
Bu yüzden seviyorum yazmayı, bu
yüzden bu kadar açım yazmaya. Her cümlede yeni bir farkındalık ve yeni bir
hayat. İçimde birikenleri, sorunları, çözümleri, uğraştığım her şeyi çözme
fırsatını sunduğu için bana. Sadece yazarken bu kadar farkında olabiliyorum
yokluğun şarabını yudumladığımızın. Yaşadığım zaman yetmese de, yazarken
zamandan ve mekandan, gerçeğin soğukluğundan uzaklaşıp bambaşka bir yere
gidiyorum. Bambaşka zamanlarda ve mekanlarda tekrar tekrar yaşıyorum. Ama
nereye kadar? Ve ne için? Şimdi sadece arkama yaslanıp akan zamanın, hızla
geçen hayatımın ifade etmediği şeylerin şerefine bir sigara yakıp keyfini
çıkarmak istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder