7 Ocak 2012 Cumartesi

falling free while the wind blowing through the dark side of the moon

gece sessizce geldi,
zehirli kandiller yanarken başucunda,
hayat bu kadar hoyrat değildi bir zamanlar,
pislik birikmezdi çarşafımın kırışıklıklarında.

ellerimi açıp da şehrin kayıp sokaklarında,
kayıp çocuklukların elele tutuşmasını beklerdim.
bilemezdim hayatımda yediğim en güzel elmanın,
en zehirlisi olduğunu.

vahşi atların yelelerinden tutarcasına sıkı tutunmuştum,
elinde giyotinimin ipiyle bekleyen cellatımın ayak bileklerine,
"çek" diye yalvarmadan bir kaç saniye önceydi sustuğum.

efil efil serseriydik bir zamanlar,
dolunay çıktığı gecelerde eserdik dörtnala.
rüzgarımızda hatıramızı bıraktık,
dokunsun diye diğer kayıp serseri umutlara.

can yelekleriyle barbut oynardık hatırlar mısın,
kazanan hepsini alırdı,
kaybedene tek bir cigaralık kalırdı.
dumanaltı bedava...

sentetik oldu keyif,
naylon kumaştan beter terletiyor sarılınca,
kimyasal oldu muhabbetler,
periyodik cetvel kaldı bir tek duvarımda.

ev dediğimiz şey hiç uzak olmadı,
parklar, banklar, umumi helalar.
hangi sokaktan geçsek duvarlarına ayak izlerimiz sinerdi,
saçları rüzgarda uçuşan kızın büyük siyah göz bebekleri vardı.

hiçbir zaman hiçbirimizden bahsetmedi gazeteler,
rüzgar her yerimizden yalayıp giderdi oysa bizi,
bir yerlerde birbirimizden haberdardık hep,
gezegenin tüm hoyrat haydutları.

bir ıslık çalsam milyon ruh toplanırdı etrafımda,
çay bardağından birlikte içecek rakımız da vardı,
dilimleyip meze yapacak muhabbetlerimiz de.

nerede başlayıp nerede biteceğini hiç merak etmedik,
saymazdık koşarken adımlarımızı,
suya ne kadar yüksekten atladığımıza bakmadık,
düşmekti keyifli olan...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder