16 Ekim 2012 Salı

and i feel free to roam

yemezdi küstah düzenbaz eriğin çürüğünü,
tezesinden hayır görmemişken en körpe baharların,
anlatmazdı çözemediği uçkurunun düğümünü,
yeri değilse, vakti değilse el yakan temasların.

"hadi oradan" diye bağırdı gemici adam,
tuttuğu halatlarla birdi sanki elleri,
"bırakın gelin de sohbet edelim, hem şarabım da var",
daha ne isterdi ki hem kel hem fodul dilenci.

parkın en ücra köşesi ona aitti sanki,
büyük savaşlar da vermemişti halbuki,
sahi, nasıl elde etti o yeri,
paltosu, beresi, eldiveni,
sakalları rüzgara yön veren dilenci.

15 Ekim 2012 Pazartesi

everyday is a new day or just fuckin another day

son derece sıkıcı işyerimdeki son derece sıkıcı günlerden biri olarak başlamıştı lanet salı. üzerimde rengi solmuş bir ceket, çizgili bir gömlek, dizleri çıkmış kadife bir pantolon ve boyası soyulmaya başlamış kunduralarım vardı. ama beni en çok rahatsız eden şey takmak zorunda olduğumuz kravattı. boğmaktan beter ediyordu beni. insan kendine neden böyle bir işkence yapar ki tanrım. düzenin gereksinimiymiş, peh! düzeni kuranlar bu dünyada yaşamadılar sanırım. plaza denilen aydınlık ama havasız binaya doluşmuş binlerce zavallıydık, alman toplama kamplarını anımsatan bir yer burası. yüksek güvenlik, kati kurallar ve angarya. kimse mutlu görünmezdi. hava almak için ara sıra aşağı iner, arada da sıçmaya ya da işemeye tuvalete giderdik. en çok hayatta olduğumu hissettiğim anlar bunardır çalışırken. tabi ki her seferinde kaydedilirdi bunlar. hangi saatlerde tuvalete gittiğimi bile biliyordu hergeleler. lanet binada sigara içmek bile yasaktı, sadece çalışmak serbest.

sigara içmeye aşağıya inmem her seferinde, yangın merdivenleri ne güne duruyor. pek kimse geçmezdi yangın merdivenlerinden, ara sıra etrafı temizleyen görevliler sadece. tam sigaramı içerken göz göze geliriz bazen. pek karışmazlar bana, anladıklarını zannetmiyorum ama bulaşmaya korkarlar belki de. hem kolayıma geliyor aşağı inmemek, hem de sosyalleşmek derdinden uzak kalıyorum. sadece isimlerini bildiğim insanların yüzlerine yalan tebessümler yerleştirmesi fikri deli ediyor beni, samimiyetsiz pislikler, gösteriş budalaları sizi. neyse, yapmakta olduğum son derece yararsız işi bir kenara bırakıp bir sigara tüttürmeye yangın merdivenlerine gittim, pencereden dışarı baktığımda rüzgarda hafif hafif sallanan ve camın arkasındaki bıkkın görüntümle dalga geçen ağaçları gördüm. saat yediye kadar bu lanet hapisanede kalmam gerekiyordu. yoksa yarın akşama kadar ne içecek içkim ne de tüttürecek sigaram kalır. hayatta kalıp birilerine para kazandırmam gerektiği için maaşlı bir işte çalışmak zorundayım çünkü. durum böyle olduğundan ölmeme de izin vermez beyinsizler. nereden mi biliyorum? her intihar denememde gözümü bir hastane odasında açtım da ordan.

sigaramın yarısına gelmemiştim ki baktım peşimden gelmiş. yeni sekreter. başlayalı bir kaç hafta olmuştu en fazla.  otuzlarının başlarında, esmer, fazlasıyla kıvrımlı hatlara sahip ve şuh bir ses tonu vardı. evliydi bildiğim kadarıyla ama çocuğu yoktu. çocuk doğuracak sabır sahibi olduğunu da pek zannetmiyorum zaten. daracık bluzu etinin her yerini sarmıştı, kısacık eteği kabul edilebilir boyutların sınırındaydı. ayakkabısının topukları, insanı madalya kürsüsünde bir basamak yukarıda göstermeye yetecek kadar uzundu. salınarak indi basamakları ve yanıma gelip selam verdi. bir elinde kahve fincanı vardı, diğer elindeki sigarayı dudaklarının arasına götürdü ve gözlerimin içine baktı. sanırım onu ateşlememi istiyordu. sadece bu iş için gerekli kaslarımı hareket ettirerek, umursamaz bir edayla cebimden çakmağımı çıkartıp sigarasını yaktım. en gergin anlar şimdi başlıyordu işte, konuşmak zorundaydık. sadece birbirimizin isimlerini bildiğimiz ve her gün karşılaştığımız için hiç merak etmediğimiz şeyleri soracak, verilen cevaplara çok da umurumuzdaymış gibi yorumlar yapacaktık. yapmacık gülüşler, gereksiz şaşırmalar falan filan. ilk soruyu o sordu neyse ki, "selam, nasıl gidiyor?". "iyi" dedim sadece donuk bir sesle, ama olmadığım her halimden belliydi. sanki havada kaldı cevabım ve "sen nasılsın?" diye ekledim. sonra anlatmaya başladı. hiçbirini anlamıyordum, hatta duymuyordum da denebilir. daha çok bacaklarıyla ilgileniyordum çünkü. sanırım durumu o da farketti ve yanımdan iki adım uzaklaşıp merdivenlere doğru ilerledi. kıçının hakkını vermeliydiniz ama. sonra döndü ve merdivenlere oturdu. çorap giymemişti ve bacakları pencereden giren gün ışığında çok güzel parlıyordu. evet, gözlerim hala bacaklarındaydı. konuşmuyordu artık, sigarasının dumanını üflüyordu pencereye doğru. sigarası bitirdi ve bacaklarını araladı. içine hiç bir şey giymediğini fark etmem uzun sürmedi. pek idare edecek durumda değildim artık çünkü gözlerimi bacakarasından alamıyordum ve farkında olmamasına da imkan yoktu. ve o an içimden geleni söyledim "şu anda seni öyle bir beceririm ki günlerce yürüyemezsin". pardon, evet içimden geçen buydu sanırım ama ben farklı bir şey söylemiş olmalıyım; "bacakların çok güzel". ifadesini görmek için gözlerimi kaldırıp yüzüne bakmak zorundaydım, çok şükür gülümsüyordu. "teşekkürler" dedi utangaç bir ses tonuyla. elleri istemsizce bacaklarına gitmişti ve tırnak uçlarını kısa kısa, kaşır gibi hareketlerle sürtüyordu tenine. tekrar gözlerine baktım ve "bu saatte kimse geçmez burdan" dedim. yavaşça ayağa kalktı ve gergin bekleyişle geçen iki saniye başlamıştı. ben "yanlış anlamamışımdır umarım" diye dua ederken, beni reddedebilir, dalga geçebilir hatta okkalı bir tokat patlatıp "sen kendini ne zannediyorsun pislik!!" diye bağırabilirdi. ama dudaklarıma yapışmayı tercih etti.belinden tutup fermuarımı zorlayan kabarıklığa doğru bastırdım vücudunu. hafifçe titreyiverdi. ağzına vermek aklımdan geçmedi değil ama ne o kadar sabrım ne de vaktim vardı. tek harekette eteğini yukarı sıyırıp içine girdim. bağırmamak için zor tuttu kendini. ama bir derdi vardı, hissedebiliyordum. salak sürtük bir yandan da saçları bozulmasın diye uğraşıyordu . çok sinirimi bozmuştu bu. kıçına sert bir tokat attım, elimin ayarı fazla kaçmıştı ve sanırım bir hafta boyunca kocasına "başım ağrıyor,  hastayım, çok yorgunum" gibi bahaneler düzmek zorunda kalacaktı bu yüzden. hızlandıkça hızlandım, sanırım nerede olduğumu hissetti ve "sakın üzerime boşalma, sakın üzerime boşalma!!" diye inlemeye başladı. o kadar sinir oldum ki son hamlemi yapıp boşalırken kendimi çektim ve elbisesinin hatta saçlarının üzerine tüm iştahımla boşalttım zehrimi. şok olmuştu sanki. hayretle üzerine bakıyordu. fermuarımı kapatıp merdivenleri teker teker çıktım ve hızlıca kapıya yöneldim. tam kapıyı kapatırken arkamdan "pislik herif ne dedim sana, nasıl temizleneyim şimdi..!?! adi herif, şerefsiz!!" diye saydırıyordu ağlamaklı bir sesle. kravatımı gevşettim, ceketimi çıkartıp omzuma attım, alnımdaki ter kaşlarımın üzerinden göz çukurlarıma akarken paketteki son sigaramı yaktım ve binanın çıkış kapısına doğru yürüdüm. hava hafif bulutluydu ve henüz akşam olmamıştı.

is there anybody up there

tanrılar var bu dünyada,
ödüllendiren ve cezalandıran seni..
hayattaysan eğer daha çok akıtmalısın
kanını ve terini, onlar için..
kuralları var ve de,
uymanı bekledikleri,
ve uyumanı çokça..
gücün yetmez gibi görünür,
kararlar kifayetsiz,
sesin duyulmaz,
için çekilir ve boşalırsın..
kurumuş ve çürümüş olarak gidersin onların dünyasından,
sana ait hiçbir şey bırakmazlar..
oyunu kurallarına göre oynamak diye bir şey yoktur,
oyun kurallardan ibarettir zaten,
ve zarlar atılır her gün,
kimin elinden bilemezin...

stone still standing

geniş caddeler ve ıssız mahalleler,
hepsi körebe oynar şehre gece geldiğinde,
yalnız bir adam vardır tüm köşelerinde,
ve intiharlar sessiz sedasız...

bileklerden akar yaşanamamış ne varsa,
ve dumanla birlikte yükselir hüzünler,
kalp durur ve ten soğur,
plak boşa dönmeye başlar pikapta.

anlam aramak da boşadır artık,
umutsuz ve tembel "keşke"ler de,
olmayan olmamıştır zaten,
ve fasıl kapanır ciğer yakan bir sedayla.

gözler neler gördüler de bakamadılar artık,
ve hangi tatlardan vazgeçti bu damak,
boynunun kokusu hatırlanabilir mi öldükten sonra,
ve şaçlarında rüyaya dalmanın heyecanı.

ince ama uzun olmayan bir yol daha bitti bu gece,
ve sokak çıkmaza erdi.
şehir farkında bile olmadan uyanacak aydınlığa,
ve sırasını bekleyecek her yabancı.
bu gece de uyuyacaklar damarlarındaki zehirle,
ölüm üstlerini şefkatle örtene dek...

5 Ekim 2012 Cuma

dull times, dull people and good music

şu an herşey aynı,
aynı yer,
ve sanki aynı zaman.
bildiğim ve bilemediğim insanlar,
bir yabancı benim sanki.
köşede durmuş yalanan kedinin boğazındaki tüyler kadar umurumda en fazla.
tatminsizlik hepimizin içinde sanki,
hepimiz susmuşuz içten içe,
herkes farkında.
bekliyoruz sadece,
neyi beklediğimizi dahi bilmeden.
ve içiyoruz,
ve müzik dinliyoruz,
ve yuvarlanıyoruz farkında olmadan.
kimseye hiç bir şey katmayan zamanlardan sanki.
ve sadece bekliyoruz,
ne yapmamız gerektiğini bilmeden.
tek bildiğimiz ne yapmamamız gerektiği.
öğretilen yanlışları yapmaktan uzak duruyoruz.
hava dingin,
biz de öyleyiz,
içimizdeki intiharları yaşıyoruz sessizce.
korkak değiliz,
yapmaya değer bulmuyoruz hiç bir devrimi.
ve sadece içiyoruz,
sessizce eşlik ediyoruz çalan saksafona kadehlerimizle.
kimse memnun olmasa da,
olmamız gereken yerdeyiz,
olmamız gereken zamanda.
ve zaman kimseye sormuyor,
o da eşlik ediyor müziğe,
ritmi hiç kaçırmadan.
hayat bu herhalde diye düşünüyoruz,
kimsenin daha iyi bir fikri yok.
içkimi bitirip bağırıyorum aylaklara;
"hayat tutulmayacağı bile bile verilmiş bir sözdür insana."

4 Ekim 2012 Perşembe

such a hard decision to take

sabah uyandığında tekrar yaşamaya karar vermişti ölü adam. birden fazla amacı vardı hem de. içinde gömülü tohumu uyandırıvermişti biraz ışık biraz da su ve belki biraz da şefkat. sabah uyandığında yataktan çıkası vardı, birşeyler yapası. "o"nu göresi vardı, kalan vaktini onunla geçiresi. "o"nunla olmak için vakit yaratası vardı, kalan vakit yetmezdi çünkü. günlük koşuşturmanın kendinden çalamadığı vakitler o kadar azdı ki. uyumadan hemen önce de "o"nu düşünmüştü, uyanır uyanmaz su içmeden önce de. o da uyanmış mıdır diye saatine baktı önce, uykusundan uyandırmak istemedi. bir gün önce birlikte uyanıp da yaptıkları kahvaltı geldi aklına. bu sabah ise kahvaltıdan daha çok "o"na ihtiyacı olduğunu hissetti. yavaş ve isteksizce kalktı yataktan, uzun süre olmuştu kendi yatağında uyanmayalı. yalınayak gitti mutfağa kadar, otomatik hareket ediyordu. günlük şeyleri düşünecek yeri kalmamıştı bu sabah aklında, her zaman ne yapıyorsa aynını yaptı. kahvesini koydu ve sigarasını yaktı. sigaranın dumanına bakarken düşündü, erken miydi aramak için. ikinci kahvesini ve üçüncü sigarasını içerken odada değişen tek şey artan duman ve kalabalıklaşan kültablasıydı. ölü adam hala düşünmekteydi "o"nu, içindeki muazzam yanında olmak arzusuna rağmen. en kötü ne olabilirdi ki? kim gücenir ki sabah ilk iş "günaydın" demek için arayan birine. ama ağırdan almak konusunda uzman sayılırdı ölü adam, hiç acelesi yokmuş gibiydi. hayatı da ağırdan alırdı, her ne kadar hızlı yaşamış ve genç ölmüşse bile. sonradan "o"nun yanında olmadığı her an için pişman olacağını bilse bile. birşeylerden korkuyordu belki de içten içe, kim bilir. ama bu gün uyandığında bir şeyin farkındaydı, bir şeyi istiyordu. ölü adamlar hiç bir şeyi istemezler normalde, bu yüzden ölüdürler zaten. ama bu gün farklıydı gerçekten. tek yapması gereken arayıp "istiyorum" demekti, herhangi bir şeyi. yeter ki "istiyorum" desin. sabahları yanında uyanmak istiyorum, geceleri sarılıp uyumak istiyorum ya da sadece denize bakarak hiç konuşmadan bir kahve içmek istiyorum. istediği hiç bir şeyin utanılacak bir yanı yoktu. zaten insanın istediği hiç bir şeyin utanılacak bir yanı yoktu ona göre. sen uyurken ben hep yazdım, seni yazdım demeliydi belki de. sana dair bir şeyler yapabilmek için yazdım, vaktime biraz daha sen katabilmek için yazdım demeliydi. hiç korkusu yoktu aslında, insanlar dışında. insanları anlamak konusunda pek iyi sayılmazdı ölü adam. "o"nun yanındayken suskundu çaresizce bu yüzden. bazen de öyle güzel susuyorlardı ki birlikteyken, hiç bir şey söylemiyordu bozmaya kıyamadığından o güzel sessizliği. ölü adam biliyordu en güzel zamanlar birlikte hiç konuşmadan, konuşmaya ihtiyaç duymadan geçenlerdi. konuşmadan anlatabilmek ve anlayabilmekti. biliyordu ki konuşmadan da birarada durabiliyorlarsa eğer, tek istediklerinin o an orada olmak olduğunu, hiç bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan o an orada olmaktan keyif aldıklarını. belki de bu sabahki sessizliklerini bozmaktan korkuyordu, her ne kadar birarada olmasalarda. ama belliydi çekindiği, bir sebepten çekindiği. hata yapmakta o kadar tecrübeliydi ki hata yapmaktan çekinmediği apaçık ortadaydı bu yüzden. üçüncü kahvesini içerken fark etti bir karar vermesi gerektiğini. sonuçları belirsiz bir karar. "o"nu ararsa hayata dönmesi gerekecekti ve bu yüzden çekiniyordu. keyif alması, mutlu olması, bunlar için de bedellerini peşinen ödemesi gerekecekti. hayat her zaman iyi davranmazdı, özellikle de bir zamanlar ölü olan bir adama. ama yine de tek duymak istediği içini ısıtacak bir "günaydın"dı. dördüncü sigarasını diğerlerinin yanında söndürdü, telefonu eline aldı ve şöyle dedi "ne kaybedebilirim ki?".