son derece sıkıcı işyerimdeki son derece sıkıcı günlerden biri olarak başlamıştı lanet salı. üzerimde rengi solmuş bir ceket, çizgili bir gömlek, dizleri çıkmış kadife bir pantolon ve boyası soyulmaya başlamış kunduralarım vardı. ama beni en çok rahatsız eden şey takmak zorunda olduğumuz kravattı. boğmaktan beter ediyordu beni. insan kendine neden böyle bir işkence yapar ki tanrım. düzenin gereksinimiymiş, peh! düzeni kuranlar bu dünyada yaşamadılar sanırım. plaza denilen aydınlık ama havasız binaya doluşmuş binlerce zavallıydık, alman toplama kamplarını anımsatan bir yer burası. yüksek güvenlik, kati kurallar ve angarya. kimse mutlu görünmezdi. hava almak için ara sıra aşağı iner, arada da sıçmaya ya da işemeye tuvalete giderdik. en çok hayatta olduğumu hissettiğim anlar bunardır çalışırken. tabi ki her seferinde kaydedilirdi bunlar. hangi saatlerde tuvalete gittiğimi bile biliyordu hergeleler. lanet binada sigara içmek bile yasaktı, sadece çalışmak serbest.
sigara içmeye aşağıya inmem her seferinde, yangın merdivenleri ne güne duruyor. pek kimse geçmezdi yangın merdivenlerinden, ara sıra etrafı temizleyen görevliler sadece. tam sigaramı içerken göz göze geliriz bazen. pek karışmazlar bana, anladıklarını zannetmiyorum ama bulaşmaya korkarlar belki de. hem kolayıma geliyor aşağı inmemek, hem de sosyalleşmek derdinden uzak kalıyorum. sadece isimlerini bildiğim insanların yüzlerine yalan tebessümler yerleştirmesi fikri deli ediyor beni, samimiyetsiz pislikler, gösteriş budalaları sizi. neyse, yapmakta olduğum son derece yararsız işi bir kenara bırakıp bir sigara tüttürmeye yangın merdivenlerine gittim, pencereden dışarı baktığımda rüzgarda hafif hafif sallanan ve camın arkasındaki bıkkın görüntümle dalga geçen ağaçları gördüm. saat yediye kadar bu lanet hapisanede kalmam gerekiyordu. yoksa yarın akşama kadar ne içecek içkim ne de tüttürecek sigaram kalır. hayatta kalıp birilerine para kazandırmam gerektiği için maaşlı bir işte çalışmak zorundayım çünkü. durum böyle olduğundan ölmeme de izin vermez beyinsizler. nereden mi biliyorum? her intihar denememde gözümü bir hastane odasında açtım da ordan.
sigaramın yarısına gelmemiştim ki baktım peşimden gelmiş. yeni sekreter. başlayalı bir kaç hafta olmuştu en fazla. otuzlarının başlarında, esmer, fazlasıyla kıvrımlı hatlara sahip ve şuh bir ses tonu vardı. evliydi bildiğim kadarıyla ama çocuğu yoktu. çocuk doğuracak sabır sahibi olduğunu da pek zannetmiyorum zaten. daracık bluzu etinin her yerini sarmıştı, kısacık eteği kabul edilebilir boyutların sınırındaydı. ayakkabısının topukları, insanı madalya kürsüsünde bir basamak yukarıda göstermeye yetecek kadar uzundu. salınarak indi basamakları ve yanıma gelip selam verdi. bir elinde kahve fincanı vardı, diğer elindeki sigarayı dudaklarının arasına götürdü ve gözlerimin içine baktı. sanırım onu ateşlememi istiyordu. sadece bu iş için gerekli kaslarımı hareket ettirerek, umursamaz bir edayla cebimden çakmağımı çıkartıp sigarasını yaktım. en gergin anlar şimdi başlıyordu işte, konuşmak zorundaydık. sadece birbirimizin isimlerini bildiğimiz ve her gün karşılaştığımız için hiç merak etmediğimiz şeyleri soracak, verilen cevaplara çok da umurumuzdaymış gibi yorumlar yapacaktık. yapmacık gülüşler, gereksiz şaşırmalar falan filan. ilk soruyu o sordu neyse ki, "selam, nasıl gidiyor?". "iyi" dedim sadece donuk bir sesle, ama olmadığım her halimden belliydi. sanki havada kaldı cevabım ve "sen nasılsın?" diye ekledim. sonra anlatmaya başladı. hiçbirini anlamıyordum, hatta duymuyordum da denebilir. daha çok bacaklarıyla ilgileniyordum çünkü. sanırım durumu o da farketti ve yanımdan iki adım uzaklaşıp merdivenlere doğru ilerledi. kıçının hakkını vermeliydiniz ama. sonra döndü ve merdivenlere oturdu. çorap giymemişti ve bacakları pencereden giren gün ışığında çok güzel parlıyordu. evet, gözlerim hala bacaklarındaydı. konuşmuyordu artık, sigarasının dumanını üflüyordu pencereye doğru. sigarası bitirdi ve bacaklarını araladı. içine hiç bir şey giymediğini fark etmem uzun sürmedi. pek idare edecek durumda değildim artık çünkü gözlerimi bacakarasından alamıyordum ve farkında olmamasına da imkan yoktu. ve o an içimden geleni söyledim "şu anda seni öyle bir beceririm ki günlerce yürüyemezsin". pardon, evet içimden geçen buydu sanırım ama ben farklı bir şey söylemiş olmalıyım; "bacakların çok güzel". ifadesini görmek için gözlerimi kaldırıp yüzüne bakmak zorundaydım, çok şükür gülümsüyordu. "teşekkürler" dedi utangaç bir ses tonuyla. elleri istemsizce bacaklarına gitmişti ve tırnak uçlarını kısa kısa, kaşır gibi hareketlerle sürtüyordu tenine. tekrar gözlerine baktım ve "bu saatte kimse geçmez burdan" dedim. yavaşça ayağa kalktı ve gergin bekleyişle geçen iki saniye başlamıştı. ben "yanlış anlamamışımdır umarım" diye dua ederken, beni reddedebilir, dalga geçebilir hatta okkalı bir tokat patlatıp "sen kendini ne zannediyorsun pislik!!" diye bağırabilirdi. ama dudaklarıma yapışmayı tercih etti.belinden tutup fermuarımı zorlayan kabarıklığa doğru bastırdım vücudunu. hafifçe titreyiverdi. ağzına vermek aklımdan geçmedi değil ama ne o kadar sabrım ne de vaktim vardı. tek harekette eteğini yukarı sıyırıp içine girdim. bağırmamak için zor tuttu kendini. ama bir derdi vardı, hissedebiliyordum. salak sürtük bir yandan da saçları bozulmasın diye uğraşıyordu . çok sinirimi bozmuştu bu. kıçına sert bir tokat attım, elimin ayarı fazla kaçmıştı ve sanırım bir hafta boyunca kocasına "başım ağrıyor, hastayım, çok yorgunum" gibi bahaneler düzmek zorunda kalacaktı bu yüzden. hızlandıkça hızlandım, sanırım nerede olduğumu hissetti ve "sakın üzerime boşalma, sakın üzerime boşalma!!" diye inlemeye başladı. o kadar sinir oldum ki son hamlemi yapıp boşalırken kendimi çektim ve elbisesinin hatta saçlarının üzerine tüm iştahımla boşalttım zehrimi. şok olmuştu sanki. hayretle üzerine bakıyordu. fermuarımı kapatıp merdivenleri teker teker çıktım ve hızlıca kapıya yöneldim. tam kapıyı kapatırken arkamdan "pislik herif ne dedim sana, nasıl temizleneyim şimdi..!?! adi herif, şerefsiz!!" diye saydırıyordu ağlamaklı bir sesle. kravatımı gevşettim, ceketimi çıkartıp omzuma attım, alnımdaki ter kaşlarımın üzerinden göz çukurlarıma akarken paketteki son sigaramı yaktım ve binanın çıkış kapısına doğru yürüdüm. hava hafif bulutluydu ve henüz akşam olmamıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder