26 Aralık 2012 Çarşamba

and the night was there without a warning

gecesi gündüzü yok artık hüznün,
zamanı ayaklarına pranga diye bağlayan sen.
demirden ilhamlara put diye tapınan
ve safları ilk hücumda terkedecek olan.

karanlıktan korksa da bir mum yakamayan sen,
ve iltihabını çekinmeden saçan yaraların.
bitmez asla içkisi, ızdırabını kadehinde boğup
ardından tekrar yudumlayanların.

her savaştan sonra kendini muzaffer zannet,
her ganimete sıkı sıkı sarıl,
ne kadar ölmekte olduğunu unutmak için zehirle kendini,
ve geceleri çınlat içini imdat çığlıklarıyla, kimsenin duymadığı.

gecesi gündüzü yok artık hüznün,
dilden gelmez teselli,
plak çizildi,
dönüş yok geri...

25 Kasım 2012 Pazar

a lunatic praise to madness

delilik aklın saf halidir, mantıktan, kurallardan, ahlaktan, duvarlardan sıyrılmış. manen özgürlüğe ve yaratıma en açık halidir düşüncenin. gerçek yaratım ancak zincirlerinden kurtulabildiğinde mümkün olur ve ilham kendi matematiğini yaratır. özgür bir zihin ile kurallar göz ardı edilerek yaratılan eser zaten evrensel estetik kurallarını yeniden belirler ve ilham kaynağı olur. gerçekliğin sıradanlığından kopuş yaratıcılığın gideceği yolu açar. "öz"e en yakın olunan durumdur delilik, çünkü başka zihinlerce oluşturulmuş tabuların ve kuralların etkisinden arınmıştır. sadece kendi gerçekliği ve yasaları geçerlidir bu durumda. kurallarını zihnin kendisinin koymadığı bir oyunda ancak figüran olabilir ilham. ne kadar sıradışı ve ne kadar pervasız ise fikir, o kadar deliliğin eseridir işte. normal sıkıcıdır, anormal ise heyecanlı.

yaklaşmayı bir deneyin hele deliliğe, ne kadar yakınsanız o kadar özgür hissettiğinizi -hatta hiç bu kadar özgür hissetmediğinizi- anlarsınız o zaman. deliliğe yaklaştıkça algı değişir, yorum değişir. algı değiştiği zaman aklın içinde bulunduğu evren değişir. akıl kendi kurallarını kendi koymaya başlar ve kendi gerçekliğini yaratır. mutlak gerçeklikten bahsedemeyeceğimiz konusunda bir kuşkumuz yok zaten. yarattığı gerçeklik içerisinde yaratım imkanı sınırsızdır, akıl artık kendi evreninin tanrısıdır ve her şeye hükmeder. işte bu şartlar altında öz'de ne varsa katıksız çıkar ortaya, en özgün biçimiyle, su katılmamış düşünce. kendini bundan daha iyi ifade edemez birey, daha pervasızca savuramaz hislerini.

zaman algısı da kırılır delilikle. sonsuz yaşam mümkün olur. düşüncede zaman yoktur, sonsuz farklılıkta gerçeklikler mümkündür. istediği evrende istediği hissi yaşar bilinç. zamanı yan cebine koyar, misketlerinin yanına. ve istediğince yüksek ağaçlara tırmanır, koşar rüzgarı yüzünde hissederek, ve asla durmaz içinden gelmedikçe.

mutlu şizofrenlerin dünyasında dans etmek gibisi yok!!

16 Ekim 2012 Salı

and i feel free to roam

yemezdi küstah düzenbaz eriğin çürüğünü,
tezesinden hayır görmemişken en körpe baharların,
anlatmazdı çözemediği uçkurunun düğümünü,
yeri değilse, vakti değilse el yakan temasların.

"hadi oradan" diye bağırdı gemici adam,
tuttuğu halatlarla birdi sanki elleri,
"bırakın gelin de sohbet edelim, hem şarabım da var",
daha ne isterdi ki hem kel hem fodul dilenci.

parkın en ücra köşesi ona aitti sanki,
büyük savaşlar da vermemişti halbuki,
sahi, nasıl elde etti o yeri,
paltosu, beresi, eldiveni,
sakalları rüzgara yön veren dilenci.

15 Ekim 2012 Pazartesi

everyday is a new day or just fuckin another day

son derece sıkıcı işyerimdeki son derece sıkıcı günlerden biri olarak başlamıştı lanet salı. üzerimde rengi solmuş bir ceket, çizgili bir gömlek, dizleri çıkmış kadife bir pantolon ve boyası soyulmaya başlamış kunduralarım vardı. ama beni en çok rahatsız eden şey takmak zorunda olduğumuz kravattı. boğmaktan beter ediyordu beni. insan kendine neden böyle bir işkence yapar ki tanrım. düzenin gereksinimiymiş, peh! düzeni kuranlar bu dünyada yaşamadılar sanırım. plaza denilen aydınlık ama havasız binaya doluşmuş binlerce zavallıydık, alman toplama kamplarını anımsatan bir yer burası. yüksek güvenlik, kati kurallar ve angarya. kimse mutlu görünmezdi. hava almak için ara sıra aşağı iner, arada da sıçmaya ya da işemeye tuvalete giderdik. en çok hayatta olduğumu hissettiğim anlar bunardır çalışırken. tabi ki her seferinde kaydedilirdi bunlar. hangi saatlerde tuvalete gittiğimi bile biliyordu hergeleler. lanet binada sigara içmek bile yasaktı, sadece çalışmak serbest.

sigara içmeye aşağıya inmem her seferinde, yangın merdivenleri ne güne duruyor. pek kimse geçmezdi yangın merdivenlerinden, ara sıra etrafı temizleyen görevliler sadece. tam sigaramı içerken göz göze geliriz bazen. pek karışmazlar bana, anladıklarını zannetmiyorum ama bulaşmaya korkarlar belki de. hem kolayıma geliyor aşağı inmemek, hem de sosyalleşmek derdinden uzak kalıyorum. sadece isimlerini bildiğim insanların yüzlerine yalan tebessümler yerleştirmesi fikri deli ediyor beni, samimiyetsiz pislikler, gösteriş budalaları sizi. neyse, yapmakta olduğum son derece yararsız işi bir kenara bırakıp bir sigara tüttürmeye yangın merdivenlerine gittim, pencereden dışarı baktığımda rüzgarda hafif hafif sallanan ve camın arkasındaki bıkkın görüntümle dalga geçen ağaçları gördüm. saat yediye kadar bu lanet hapisanede kalmam gerekiyordu. yoksa yarın akşama kadar ne içecek içkim ne de tüttürecek sigaram kalır. hayatta kalıp birilerine para kazandırmam gerektiği için maaşlı bir işte çalışmak zorundayım çünkü. durum böyle olduğundan ölmeme de izin vermez beyinsizler. nereden mi biliyorum? her intihar denememde gözümü bir hastane odasında açtım da ordan.

sigaramın yarısına gelmemiştim ki baktım peşimden gelmiş. yeni sekreter. başlayalı bir kaç hafta olmuştu en fazla.  otuzlarının başlarında, esmer, fazlasıyla kıvrımlı hatlara sahip ve şuh bir ses tonu vardı. evliydi bildiğim kadarıyla ama çocuğu yoktu. çocuk doğuracak sabır sahibi olduğunu da pek zannetmiyorum zaten. daracık bluzu etinin her yerini sarmıştı, kısacık eteği kabul edilebilir boyutların sınırındaydı. ayakkabısının topukları, insanı madalya kürsüsünde bir basamak yukarıda göstermeye yetecek kadar uzundu. salınarak indi basamakları ve yanıma gelip selam verdi. bir elinde kahve fincanı vardı, diğer elindeki sigarayı dudaklarının arasına götürdü ve gözlerimin içine baktı. sanırım onu ateşlememi istiyordu. sadece bu iş için gerekli kaslarımı hareket ettirerek, umursamaz bir edayla cebimden çakmağımı çıkartıp sigarasını yaktım. en gergin anlar şimdi başlıyordu işte, konuşmak zorundaydık. sadece birbirimizin isimlerini bildiğimiz ve her gün karşılaştığımız için hiç merak etmediğimiz şeyleri soracak, verilen cevaplara çok da umurumuzdaymış gibi yorumlar yapacaktık. yapmacık gülüşler, gereksiz şaşırmalar falan filan. ilk soruyu o sordu neyse ki, "selam, nasıl gidiyor?". "iyi" dedim sadece donuk bir sesle, ama olmadığım her halimden belliydi. sanki havada kaldı cevabım ve "sen nasılsın?" diye ekledim. sonra anlatmaya başladı. hiçbirini anlamıyordum, hatta duymuyordum da denebilir. daha çok bacaklarıyla ilgileniyordum çünkü. sanırım durumu o da farketti ve yanımdan iki adım uzaklaşıp merdivenlere doğru ilerledi. kıçının hakkını vermeliydiniz ama. sonra döndü ve merdivenlere oturdu. çorap giymemişti ve bacakları pencereden giren gün ışığında çok güzel parlıyordu. evet, gözlerim hala bacaklarındaydı. konuşmuyordu artık, sigarasının dumanını üflüyordu pencereye doğru. sigarası bitirdi ve bacaklarını araladı. içine hiç bir şey giymediğini fark etmem uzun sürmedi. pek idare edecek durumda değildim artık çünkü gözlerimi bacakarasından alamıyordum ve farkında olmamasına da imkan yoktu. ve o an içimden geleni söyledim "şu anda seni öyle bir beceririm ki günlerce yürüyemezsin". pardon, evet içimden geçen buydu sanırım ama ben farklı bir şey söylemiş olmalıyım; "bacakların çok güzel". ifadesini görmek için gözlerimi kaldırıp yüzüne bakmak zorundaydım, çok şükür gülümsüyordu. "teşekkürler" dedi utangaç bir ses tonuyla. elleri istemsizce bacaklarına gitmişti ve tırnak uçlarını kısa kısa, kaşır gibi hareketlerle sürtüyordu tenine. tekrar gözlerine baktım ve "bu saatte kimse geçmez burdan" dedim. yavaşça ayağa kalktı ve gergin bekleyişle geçen iki saniye başlamıştı. ben "yanlış anlamamışımdır umarım" diye dua ederken, beni reddedebilir, dalga geçebilir hatta okkalı bir tokat patlatıp "sen kendini ne zannediyorsun pislik!!" diye bağırabilirdi. ama dudaklarıma yapışmayı tercih etti.belinden tutup fermuarımı zorlayan kabarıklığa doğru bastırdım vücudunu. hafifçe titreyiverdi. ağzına vermek aklımdan geçmedi değil ama ne o kadar sabrım ne de vaktim vardı. tek harekette eteğini yukarı sıyırıp içine girdim. bağırmamak için zor tuttu kendini. ama bir derdi vardı, hissedebiliyordum. salak sürtük bir yandan da saçları bozulmasın diye uğraşıyordu . çok sinirimi bozmuştu bu. kıçına sert bir tokat attım, elimin ayarı fazla kaçmıştı ve sanırım bir hafta boyunca kocasına "başım ağrıyor,  hastayım, çok yorgunum" gibi bahaneler düzmek zorunda kalacaktı bu yüzden. hızlandıkça hızlandım, sanırım nerede olduğumu hissetti ve "sakın üzerime boşalma, sakın üzerime boşalma!!" diye inlemeye başladı. o kadar sinir oldum ki son hamlemi yapıp boşalırken kendimi çektim ve elbisesinin hatta saçlarının üzerine tüm iştahımla boşalttım zehrimi. şok olmuştu sanki. hayretle üzerine bakıyordu. fermuarımı kapatıp merdivenleri teker teker çıktım ve hızlıca kapıya yöneldim. tam kapıyı kapatırken arkamdan "pislik herif ne dedim sana, nasıl temizleneyim şimdi..!?! adi herif, şerefsiz!!" diye saydırıyordu ağlamaklı bir sesle. kravatımı gevşettim, ceketimi çıkartıp omzuma attım, alnımdaki ter kaşlarımın üzerinden göz çukurlarıma akarken paketteki son sigaramı yaktım ve binanın çıkış kapısına doğru yürüdüm. hava hafif bulutluydu ve henüz akşam olmamıştı.

is there anybody up there

tanrılar var bu dünyada,
ödüllendiren ve cezalandıran seni..
hayattaysan eğer daha çok akıtmalısın
kanını ve terini, onlar için..
kuralları var ve de,
uymanı bekledikleri,
ve uyumanı çokça..
gücün yetmez gibi görünür,
kararlar kifayetsiz,
sesin duyulmaz,
için çekilir ve boşalırsın..
kurumuş ve çürümüş olarak gidersin onların dünyasından,
sana ait hiçbir şey bırakmazlar..
oyunu kurallarına göre oynamak diye bir şey yoktur,
oyun kurallardan ibarettir zaten,
ve zarlar atılır her gün,
kimin elinden bilemezin...

stone still standing

geniş caddeler ve ıssız mahalleler,
hepsi körebe oynar şehre gece geldiğinde,
yalnız bir adam vardır tüm köşelerinde,
ve intiharlar sessiz sedasız...

bileklerden akar yaşanamamış ne varsa,
ve dumanla birlikte yükselir hüzünler,
kalp durur ve ten soğur,
plak boşa dönmeye başlar pikapta.

anlam aramak da boşadır artık,
umutsuz ve tembel "keşke"ler de,
olmayan olmamıştır zaten,
ve fasıl kapanır ciğer yakan bir sedayla.

gözler neler gördüler de bakamadılar artık,
ve hangi tatlardan vazgeçti bu damak,
boynunun kokusu hatırlanabilir mi öldükten sonra,
ve şaçlarında rüyaya dalmanın heyecanı.

ince ama uzun olmayan bir yol daha bitti bu gece,
ve sokak çıkmaza erdi.
şehir farkında bile olmadan uyanacak aydınlığa,
ve sırasını bekleyecek her yabancı.
bu gece de uyuyacaklar damarlarındaki zehirle,
ölüm üstlerini şefkatle örtene dek...

5 Ekim 2012 Cuma

dull times, dull people and good music

şu an herşey aynı,
aynı yer,
ve sanki aynı zaman.
bildiğim ve bilemediğim insanlar,
bir yabancı benim sanki.
köşede durmuş yalanan kedinin boğazındaki tüyler kadar umurumda en fazla.
tatminsizlik hepimizin içinde sanki,
hepimiz susmuşuz içten içe,
herkes farkında.
bekliyoruz sadece,
neyi beklediğimizi dahi bilmeden.
ve içiyoruz,
ve müzik dinliyoruz,
ve yuvarlanıyoruz farkında olmadan.
kimseye hiç bir şey katmayan zamanlardan sanki.
ve sadece bekliyoruz,
ne yapmamız gerektiğini bilmeden.
tek bildiğimiz ne yapmamamız gerektiği.
öğretilen yanlışları yapmaktan uzak duruyoruz.
hava dingin,
biz de öyleyiz,
içimizdeki intiharları yaşıyoruz sessizce.
korkak değiliz,
yapmaya değer bulmuyoruz hiç bir devrimi.
ve sadece içiyoruz,
sessizce eşlik ediyoruz çalan saksafona kadehlerimizle.
kimse memnun olmasa da,
olmamız gereken yerdeyiz,
olmamız gereken zamanda.
ve zaman kimseye sormuyor,
o da eşlik ediyor müziğe,
ritmi hiç kaçırmadan.
hayat bu herhalde diye düşünüyoruz,
kimsenin daha iyi bir fikri yok.
içkimi bitirip bağırıyorum aylaklara;
"hayat tutulmayacağı bile bile verilmiş bir sözdür insana."

4 Ekim 2012 Perşembe

such a hard decision to take

sabah uyandığında tekrar yaşamaya karar vermişti ölü adam. birden fazla amacı vardı hem de. içinde gömülü tohumu uyandırıvermişti biraz ışık biraz da su ve belki biraz da şefkat. sabah uyandığında yataktan çıkası vardı, birşeyler yapası. "o"nu göresi vardı, kalan vaktini onunla geçiresi. "o"nunla olmak için vakit yaratası vardı, kalan vakit yetmezdi çünkü. günlük koşuşturmanın kendinden çalamadığı vakitler o kadar azdı ki. uyumadan hemen önce de "o"nu düşünmüştü, uyanır uyanmaz su içmeden önce de. o da uyanmış mıdır diye saatine baktı önce, uykusundan uyandırmak istemedi. bir gün önce birlikte uyanıp da yaptıkları kahvaltı geldi aklına. bu sabah ise kahvaltıdan daha çok "o"na ihtiyacı olduğunu hissetti. yavaş ve isteksizce kalktı yataktan, uzun süre olmuştu kendi yatağında uyanmayalı. yalınayak gitti mutfağa kadar, otomatik hareket ediyordu. günlük şeyleri düşünecek yeri kalmamıştı bu sabah aklında, her zaman ne yapıyorsa aynını yaptı. kahvesini koydu ve sigarasını yaktı. sigaranın dumanına bakarken düşündü, erken miydi aramak için. ikinci kahvesini ve üçüncü sigarasını içerken odada değişen tek şey artan duman ve kalabalıklaşan kültablasıydı. ölü adam hala düşünmekteydi "o"nu, içindeki muazzam yanında olmak arzusuna rağmen. en kötü ne olabilirdi ki? kim gücenir ki sabah ilk iş "günaydın" demek için arayan birine. ama ağırdan almak konusunda uzman sayılırdı ölü adam, hiç acelesi yokmuş gibiydi. hayatı da ağırdan alırdı, her ne kadar hızlı yaşamış ve genç ölmüşse bile. sonradan "o"nun yanında olmadığı her an için pişman olacağını bilse bile. birşeylerden korkuyordu belki de içten içe, kim bilir. ama bu gün uyandığında bir şeyin farkındaydı, bir şeyi istiyordu. ölü adamlar hiç bir şeyi istemezler normalde, bu yüzden ölüdürler zaten. ama bu gün farklıydı gerçekten. tek yapması gereken arayıp "istiyorum" demekti, herhangi bir şeyi. yeter ki "istiyorum" desin. sabahları yanında uyanmak istiyorum, geceleri sarılıp uyumak istiyorum ya da sadece denize bakarak hiç konuşmadan bir kahve içmek istiyorum. istediği hiç bir şeyin utanılacak bir yanı yoktu. zaten insanın istediği hiç bir şeyin utanılacak bir yanı yoktu ona göre. sen uyurken ben hep yazdım, seni yazdım demeliydi belki de. sana dair bir şeyler yapabilmek için yazdım, vaktime biraz daha sen katabilmek için yazdım demeliydi. hiç korkusu yoktu aslında, insanlar dışında. insanları anlamak konusunda pek iyi sayılmazdı ölü adam. "o"nun yanındayken suskundu çaresizce bu yüzden. bazen de öyle güzel susuyorlardı ki birlikteyken, hiç bir şey söylemiyordu bozmaya kıyamadığından o güzel sessizliği. ölü adam biliyordu en güzel zamanlar birlikte hiç konuşmadan, konuşmaya ihtiyaç duymadan geçenlerdi. konuşmadan anlatabilmek ve anlayabilmekti. biliyordu ki konuşmadan da birarada durabiliyorlarsa eğer, tek istediklerinin o an orada olmak olduğunu, hiç bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan o an orada olmaktan keyif aldıklarını. belki de bu sabahki sessizliklerini bozmaktan korkuyordu, her ne kadar birarada olmasalarda. ama belliydi çekindiği, bir sebepten çekindiği. hata yapmakta o kadar tecrübeliydi ki hata yapmaktan çekinmediği apaçık ortadaydı bu yüzden. üçüncü kahvesini içerken fark etti bir karar vermesi gerektiğini. sonuçları belirsiz bir karar. "o"nu ararsa hayata dönmesi gerekecekti ve bu yüzden çekiniyordu. keyif alması, mutlu olması, bunlar için de bedellerini peşinen ödemesi gerekecekti. hayat her zaman iyi davranmazdı, özellikle de bir zamanlar ölü olan bir adama. ama yine de tek duymak istediği içini ısıtacak bir "günaydın"dı. dördüncü sigarasını diğerlerinin yanında söndürdü, telefonu eline aldı ve şöyle dedi "ne kaybedebilirim ki?".

21 Nisan 2012 Cumartesi

this song will be written soon

gün karanlık, dışarıda rüzgar içimde ne varsa avazı çıktığı kadar haykırıyor tüm şehre.
kelimelerle aram iyi değil bugün, melodiler var kulaklarımın içinde senin sesinden çınlayan.
ve gözlerimi avutabiliyorum fotoğraflarına bakarak, ya da kapatarak kapaklarını ya da tavana dikerek sadece.
ölüm çok yaşlı ve uzak görünüyor bir anda, son zamanların aksine.
renkler biraz daha mı gerçek?

şimdi tam zamanı bence, gitmek zamanı.
yollara düşmek bildiğim ne varsa unutarak, arkada bıraktıklarımı da.
sen'li bir yol sadece önümde gördüğüm, ve o yolda ne korku, ne telaş, ne de beklenti var.
sadece ihtimaller var ne olduklarını merak bile etmediğim, ve sabırsızım sonuna kadar sakin görüntümün aksine.
sadece bir yol, sadece ve sadece birlikte gidilebilecek.

bende olmayan ve adına "hayat" denilen bir meziyete sahipsin.
bir sihirbaz edasıyla şaşırtıyorsun her seferinde.
ve bana dair tüm lanetlere de sahipsin,
tek fark; ben dikenli tellerin arasında koşmaya devam ederken durmuyorum artık yaralarımı sarmak için.

içinden durmadan fışkırıyor, bu zamana kadar kaybettiğim ne varsa.
ve neleri es geçtiysem hayatım boyunca, hepsini yakalıyorsun bir bir.
farklı zamanların farklı gençliklerin ve farklı geçliklerin insanlarıyız,
tek ortak yönümüz bu belki de.

dedim ya kelimelerle aram iyi değil bugün, savaşıyorum onlarla.
her zamanki gibi kaybetmeye mahkumum.
ama zoruma gitmez yenilmek, ölü bir adam yenilgiden korkar mı ki daha.
ve ölü bir adamın da var mıdır yaşam sevinci...

2 Nisan 2012 Pazartesi

rainfalls and emotional landscapes of an empty sheet of paper and an idea's fairy tale

neden mi yazıyorum? ne zaman geleceğini bilmediğim sonsuz boşluk kapımı çalmadan önce anlatmadığım bir şey kalmasın, düşüncelerim de benimle birlikte yok olmasın diye yazıyorum bazen. bazen de yapabileceğim ve yapabildiğim başka bir şey olmadığından. kemiklerimden dışarı ve gırtlağımdan yukarı doğru sıkışıp geldiği için, karşı koyamadığım için yazıyorum. parmaklarımı zaptedemediğim için. yazmak zorunda hissediyorum bazı zamanlarda, öyle olmadığımı bilsem de. kim olduğumu ve ne istediğimi anlatmak için yazıyormuşum gibi gelse de çoğu zaman, genelde bulmak için yazıyorum kim olduğumu ve ne istediğimi. nasıl bir dünyada yaşadığımızı yazıyorum bazen, ama aslında nasıl bir dünyada yaşamamızı istediğimi anlatmak için. küçük bir umut gördüğümde yazıyorum bazen, ama çoğunlukla hiç umudum kalmadığından. herhangi bir şeye dair, hepimize ya da sadece birimize. başkalarının okumasını istediğim için yazmadığımı biliyorum bir tek, çünkü gerçekten umurumda değil.

kelimeler parmaklarımdan döküldükten sonra önemi var mı ki neden, yahut neler yazdığımın? geliyorlar sadece. dağlar, tepeler ve sonsuz gibi görünen düzlüklerden yavaşça süzülüp geliyorlar. sürüklüyorlar içimin tortularını bazen sabırla, bazen de önlerine katıp ne var ne yoksa. karanlık mağaralardan esrarlı esrarlı akarak, fırtınalı günlerde ağaç dallarını sürükleyip çağlayarak, güneşli gökyüzünün altında üzerine ağaçların ve çiçeklerin renklerini giyinerek usul usul akıyorlar buraya. geldiklerinde şelalenin bir adım önüne, vahşice kaynayarak birbirlerine karışıyorlar. kayalara çarparak vahşi atlar gibi şahlanıyorlar, havaya yükselip göğüs göğüse çarpışarak hesaplaşıyorlar birbirleriyle. vahşi atların yeleleri gibi savruluyorlar rüzgarda. toynaklarının altında taşlar, kayalar çaresiz. mevsim toz duman. işte orada hiç bir şey berrak ve göründüğü gibi değil. çünkü orada renkler alacalı sesler boğuk.

ama oradan sonra düşüş başlıyor, hepsi geldikleri yerleri ve geçtikleri yolları unutup dökülmeye başlıyor şelaleden aşağı. hızlarının farkına varamadan zarifçe süzülüyorlar. kol kola girip dans edip şarkılar söylüyorlar. düşerlerken zaman duracakmışcasına yavaşlıyor, her şey ağır çekimde oluyor sanki. tadını çıkarıyorlar tüm yolculuklarının ve geçtikleri her yere veda ederek iniyorlar nihayetlerine doğru. çarpmaya başladıklarında şelalenin tabanına, zafer nidaları yükseliyor dört bir yanlarına. gürültüden birbirlerini duyamadan, haykırışları tek vücut oluyor bir cümlenin melodisinde. artık özgürler, körü körüne özgürler. geldikleri yerleri, geçtikleri yolları hatırlamazlar artık. ama kokularını taşırlar üzerlerinde farkında olmadan. onları gördüğünde fark edersin belki ama emin olamazsın. zihninin içinde şöyle bir esip geçer üstlerinden yalayıp geçmiş rüzgar. rahiyasını gözlerinin arasında hissedersin ama anlayamazsın. sen de bilirsin aslında o yolları, dağları ve düzlükleri, rengini ovaların ve gölgeyi, aynı sıcaklık ısıtmıştır senin ağaçlarını ve aynı rüzgarda titremişsindir, aynı gök gürültüsünden korkmuş ve aynı baharda koşmuşsundur yağmur çiselerken. bu yüzden apaçık hissedersin içinde bir yerlerde, ama zaman o kadar hoyrat ki sen anlamlandıramadan geçer, hatırlayamazsın.

işte böyle oluyor yazarken. biliyorum tam olarak anımsayamadığımı, ama hissettiklerim bunlar. sanki bir mucize olur gibi hissedişim de bundan. yazarken, şelale olanca gücüyle çağlarken hiç bitmesin isteyişim bundan. hatırlamaya çalıştıkça geçtikleri yolları, gerçek olanlara ikna edişlerinden. her ne kadar bilsem de hepsinin ilüzyondan ibaret olduğunu. tam olarak anlayamadığımızdan neler olduğunu (ya da gerçekten olup biten bir şey olup olmadığını bilmediğimizden) gerçeklik adında inşa ettiğimiz sahnenin bir çivisini daha çaktıklarından. hepimize ait ayrı bir sahne olmasına rağmen ortak bir halüsinasyonda aynı oyuna dahil oluşumuz mucizesinden.

23 Mart 2012 Cuma

scarlet spots on crimson sky

nefes alamıyorum, nefes alamıyorum. genzimi tıkayan duman mı yoksa sen misin hayat? ellerim vücuduma bitişik, bacaklarım birbirine. tüm çaresizliğim dolanmış etrafıma. kıpırdayacak yerim yok, yardım eden de yok. bir tabutun  içindeyim sanki, her yer karanlık. tek duyduğum kendi nefesim. kalbimin attığını bile duymuyorum artık. sahi, bir kalbim vardı değil mi? hayal meyal hatırlıyorum ama kocaman bir kalbim vardı bir zamanlar. içinde büyük yeşil ovalar, masmavi bir gökyüzü ve pırıl pırıl güneş. suları o kadar berraktı ki içmeye kıyamazdın, su kenarlarında türlü türlü ağaç, meyvelerden dalları sarkmış yeşil çimenlerin üstüne. nereye baksan gökkuşağı, nereye gitsen tatlı bir meltem. nereye gittiler ki şimdi, sahi ne zaman kayboldu renkler. şimdi ise içindeki boşluk ve karanlığı aydınlatan tek şey hiç bitmeyecekmişcesine yanan cehennem ateşinin sarı-kızıl alevleri. ateş kontrolden çıktı artık, tüm şehri yakacak yakında. genzimi tıkayan sen misin yoksa cehenem ateşi?

varlığımın parmak uçlarına kadar uyuşuyorum yavaş yavaş. zamanla beni ben yapan ne varsa alıp götürüyor rüzgar, geride et ve kemik kalacak bu gidişle. hangi derde merhem olur ki et ve kemik? organik pislik olmaktan başka... içimiz bok doluyken ne ifade eder ki ten? sandalyeden, yosun tutumuş bir taştan ya da içi boş bir ağaç kütüğünden fazla...

bir kez kandırıldıktan sonra başkası tarafından, kendini kandırır yalnızca insan. ve ölüm sürülebilecek tek merhemse yarama, sefa gelsin...

14 Şubat 2012 Salı

lost between flame and smoke

hayat böyle işte...
kibriti kutudan çıkarır ve yakarsın,
ucundan başlar yanmaya,
alev ilerler,
yavaş yavaş,
sonra da söner,
sönmeye mahkumdur da,
başıboş bir rüzgar esmediyse eğer,
sonunu görür belki.
kibrit söndüğünde sahne kararır,
perdeler kapanır,
müzik biter.
geriye de sadece elindeki yanık izi kalır.
anlamsız...

27 Ocak 2012 Cuma

rolling down the hill. a sea of nothingness down there.

     bu hayatta yapmak istediğim hiç bir şey yok. sadece öldüğüm güne kadar canım sıkılmasın diye kendimi oyalıyorum.

     yapmak ya da olmak istediğim hiç bir şey. vakit geçsin yeter. hiç kimse olmak istemiyorum. hiç bir önemi yok. beni neyin mutlu edeceğini de bilmiyorum. sadece ihtimaller denizinde yelkensiz sürükleniyorum. alkol, sigara, kadınlar ve müzik sadece günü kurtarıyor. (anlamsız bir bekleyiş benimkisi)

     zaman bazen çok hızlı, bazen de duracak kadar yavaş. ama asla durmayacak. son günüme, ne zaman geleceğini bilmediğim son günüme doğru yuvarlanıyorum sadece. belki de en büyük erdem bu. zamana karşı koyamayacağımı kabullenmek. çabalamaktan vazgeçip, akıp gitmesine izin vermek. nehrin kenarında oturup izler gibi, sadece neler olduğunu izlemek. biraz daha fazla içerek, biraz daha fazla düşünerek, biraz daha fazla bekleyerek. "gerçeği kabullenmek"-"olduğu gibi".

     hepimiz öleceğiz (sapına kadar gerçek olduğunu hepimiz bilsek de bir gün kendinin öleceği gerçeğini söylemek egosunun suratında nasıl da patlıyor ama insanın.) ve uzaydaki her şey gibi parçalanıp biteceğiz. ne için uğraşıp duruyoruz ki? bize asıl acı veren de bu zaten, anlamlandırma çabamız. görmezden gelerek sadece kendimizi kandırıyoruz. ama biz farkında olanlar için durum çok farklı. biz farkındayız ve boş vermişliğimiz de bunda. karşı koymayışımızda. pes etmek değil bu, cesur olup kabullenmek sadece. tüm gözlükleri atıp gerçeğin en çıplak ve yalın haliyle yüzleşmek.

   hepsi bu işte...

12 Ocak 2012 Perşembe

dying along the history

zamanın dilsiz soğukluğu yalayıp geçerken,
gerçek dediğimiz şeyleri,
kelimeler anlamsızlaştırdı ölümün gerçekliğini,
ama hafifletmedi gözyaşlarının kurduğu tarihten ağır köprüyü.

kör bir adamın hatıraları kadar soluk,
bir o kadar canlı ve gerçek hatırlayabildiğim yüzün,
sokak mahkemende carmıha gerildiğimde,
belki de son günüydü güzün.

takvim o günü bir kez gösterdi,
koparılan yaprağı dikemedi en yaman terzi,
damarlarımdan usulca boşalırken yaşadığım ve gördüğüm,
dumana ve gizeme bulanmıştı o kadının izi.

her an farkında olamadık "an"ın eşsizliğinin,
bahşiş niyetine verdik yıllarımızı,
ölümü denklemin neresine koyarsak koyalım,
hep bozdu,
bir türlü tutturamadık doğru ritmi...


7 Ocak 2012 Cumartesi

falling free while the wind blowing through the dark side of the moon

gece sessizce geldi,
zehirli kandiller yanarken başucunda,
hayat bu kadar hoyrat değildi bir zamanlar,
pislik birikmezdi çarşafımın kırışıklıklarında.

ellerimi açıp da şehrin kayıp sokaklarında,
kayıp çocuklukların elele tutuşmasını beklerdim.
bilemezdim hayatımda yediğim en güzel elmanın,
en zehirlisi olduğunu.

vahşi atların yelelerinden tutarcasına sıkı tutunmuştum,
elinde giyotinimin ipiyle bekleyen cellatımın ayak bileklerine,
"çek" diye yalvarmadan bir kaç saniye önceydi sustuğum.

efil efil serseriydik bir zamanlar,
dolunay çıktığı gecelerde eserdik dörtnala.
rüzgarımızda hatıramızı bıraktık,
dokunsun diye diğer kayıp serseri umutlara.

can yelekleriyle barbut oynardık hatırlar mısın,
kazanan hepsini alırdı,
kaybedene tek bir cigaralık kalırdı.
dumanaltı bedava...

sentetik oldu keyif,
naylon kumaştan beter terletiyor sarılınca,
kimyasal oldu muhabbetler,
periyodik cetvel kaldı bir tek duvarımda.

ev dediğimiz şey hiç uzak olmadı,
parklar, banklar, umumi helalar.
hangi sokaktan geçsek duvarlarına ayak izlerimiz sinerdi,
saçları rüzgarda uçuşan kızın büyük siyah göz bebekleri vardı.

hiçbir zaman hiçbirimizden bahsetmedi gazeteler,
rüzgar her yerimizden yalayıp giderdi oysa bizi,
bir yerlerde birbirimizden haberdardık hep,
gezegenin tüm hoyrat haydutları.

bir ıslık çalsam milyon ruh toplanırdı etrafımda,
çay bardağından birlikte içecek rakımız da vardı,
dilimleyip meze yapacak muhabbetlerimiz de.

nerede başlayıp nerede biteceğini hiç merak etmedik,
saymazdık koşarken adımlarımızı,
suya ne kadar yüksekten atladığımıza bakmadık,
düşmekti keyifli olan...